Osmanlı İmparatorluğu Neden Sanayileşemedi?
Usta kalem Emin Erman'dan çarpıcı bir analiz yazısı...

Sevgili okuyucular bu yazımızda hemen hemen 600 yıl süregelen bir imparatorluğun 20’nci yüzyıl başında çöküşünü hazırlayan sebepleri kısaca özetlemeye çalışacağım. Bu yazımı hazırlamakta çeşitli (iç ve dış) kaynağın yanında Prof. Dr. V. Necla Geyikdağın “Osmanlı-ekonomisi-neden-sanayileşemedi” adlı makalesinden de oldukça faydalandım.

 

Osmanlı 15-16 yüzyıllarda gücünün doruğunda iken Avrupa siyasal, sosyal, askeri ve ekonomik alanlarda büyük değişimler geçiriyordu. Bu geri kalmışlığın nedeni ülkenin ekonomik olarak geriye gitmesi değil; Avrupa’nın 15, 16 ve 17’nci yüzyıldaki Reform ve Rönesans hareketleri sonucunda bilim ve teknolojide olduğu gibi toplumsal ve siyasal kurumlarının gelişmesinde önemli ilerlemeler sağlamış olmasıydı.

 

Osmanlı’nın Avrupa’daki bu gelişmelere neden ayak uyduramadığını referans vererek detayları ile açıklamaya çalışacağım. Lakin bu konuya girmeden önce ekonomik kalkınma için itici temel bir güç olan mülkiyet sistemi hakkında bilgi vermekte yarar görüyorum.

 

Osmanlı’da mülk dağıtımı esaslarından başlarsak resmi olarak imparatorluk içindeki tüm mülk padişaha aitti ve bu mülk tebaasına kullanım için "kiralanıyordu". Mülk babadan oğula geçebilirdi, ancak yasal olarak yine de padişahındı.

 

İmparatorluğun tebaası çeşitli etnik, dini ve hatta sosyal sistemlere aitti. En büyük mülk sahibi, Bizans döneminden miras kalan mülklerle Konstantinopolis Patrikhanesi idi. İkinci en büyük sahipler, yerel Hıristiyan ve Müslüman seçkinlerdi. Hıristiyanlar yerel güçlü ailelerdi, Müslümanlar ise hizmetlerinin karşılığı olarak toprakla ödüllendirilen eski askeri kadrolardı. Bazı durumlarda, toprak, herhangi bir yerel Osmanlı hükümdarından bağımsız, özerk, kendi kendini yöneten aşiret topluluklarına da aitti.

 

Ve son olarak mülk, resmi olarak Sultan'ın karısına ait olan ve imparatorluk korumasından yararlanan Voskopoja (Moscopole), 18. yüzyılda Aromanların (Arnavutluk’ta) kültür ve ticaret merkeziydi, kasabası gibi belirli kasabaların sakinlerine de aitti, ancak fiili mülkiyet doğrudan Babıali'ye vergi ödeyen Hıristiyan sakinlere aitti.

 

Bütün tebaa ve mülk padişaha ait olduğu için, Patrikhane, Hıristiyan aileler veya Müslüman seçkinler olsun, toprak sahiplerinden hiçbiri, onları yönetmek ve bu suretle kira geliri almak dışında canlarının istediği her şeyi yapamıyordu. Yani pratik olarak batıda olanların hiçbiri Osmanlı İmparatorluğu'nda yoktu. Tabiki kendisini mülk sahibi hissetmeyen tebaa’da daha çok üretmek veya çoğaltmak için gerekli gayreti göstermiyordu.

 

Burada not etmekte yarar var ki Sovyetler Birliğinin çökmesinin en büyük sebeplerinden biri komünist rejimde Rus halkının ekili dikili arazilere ve hatta inek, öküz, koyun, keçi gibi beslenebilir hayvanlara bile sahip olamamasından kaynaklanmıştı. Doğal olarak insanoğlundaki sahip olma duygusu ağır basıyor ve sahip olmadığı kendilerine sadece devlete üretmek için verilen devlet tarlalarında (kollektif çiftlikler) kendileri için değil devlet için üretim yapmaya ve bundan dolayıda daha fazla üretim yapmak için gerekli çaba ve özen gösterilmiyordu.

 

Bunların yanında, imparatorluktaki tüm imalat, batı loncalarına eşdeğer kuruluşlar olan Esnaflar tarafından kontrol ediliyordu. Bunlar genellikle kasabalarda bulunuyordu ve bizzat zanaatkarlar (veya tüccarlar) tarafından sıkı bir şekilde kontrol ediliyordu. Esnafların çalışma şekli, mesleğini çırak denilen çırağına devredecek bir usta vardı. Başka herhangi bir yol kesinlikle yasaktı. Esnaf'tan izin almadan öylece içeri dalıp canının istediğini üretmeye başlamak mümkün değildi.

 

Esnaflar katı kanunlarla yönetiliyorlardı vede çok güçlü örgütlerdi. Tüm zanaatkarlar aynı zamanda çıkarlarını korumak için savaşa gidebilecek askerlerdi. Bunlar 20 dakikada bir taburu savaşa hazır hale getirebiliyorlardı.

 

Kısacası, imparatorluğun sosyal ve ekonomik hayatı, birbirinin kendi alanını ele geçirmesine veya yeni sistemler getirmesine izin vermeyen bir güç dengeleri içindeydi. Osmanlı yönetiminin kendisi de bu yerel çıkarların korunmasına dayanıyordu.

 

Eğer biri bir fabrika açmak isterse, sistem hiç üretmediği için endüstriyel bir işgücü bulamamakla kalmaz, aynı zamanda bölgedeki diğer tüm çıkar gruplarıyla da hakimiyet için savaşmak zorunda kalıyordu, tabiki bu istikrarsız bir çaba oluyordu.

 

Yaklaşık 1700'lere kadar, Osmanlı İmparatorluğu aşağı yukarı Avrupalı güçlerle aynı seviyedeydi. Ancak 17. ve 18. yüzyıllarda hızla geride kalmaya başladılar ve asla yakalayamadılar.

 

Yukardaki sistem bozukluklarına ek olarak, sanayileşememe faktörlerine değinirsek, Osmanlılar için felaket anlamına gelen şeyin kendilerini üstün görme (İslam’ı Hristiyanlık üzerine) kayıtsızlık ve genel bir atalet (tembellik) olduğunu söyleyebiliriz. Yerleşik ticaret yollarına sahiptiler, sınırlar genişti, ancak sınırlarında tehditkâr güçlü düşmanları yoktu, kuvvetli bir imparatorluk idi ve sınırları güvencede idi, vergilerde hazır bir şekilde aksaksız geliyordu. Değişim veya yenilik için çok az itici güç vardı veya hiç yoktu.

 

Avrupalılar ise sürekli olarak birbirlerinin boğazına sarılmış ve sürekli olarak dış ve iç tehditlerle karşı karşıya kalmışlardır, bilhassa Osmanlı’dan. Bir tehlike, kaybetme ve kıyamet duygusu, insanları yenilik yapmaya ve değişmeye yönlendiriyor ve sonuç olarak Avrupalılar, savaş ve diğer ilgili üretim türlerinde gelişmeye çalıştılar vede zamanla oldukça iyi hale geldiler. Savaştaki yenilikler genellikle başka yerlerdeki yeniliklere yol açar. Ayrıca 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupalılar için keşif katlanarak artarken, Osmanlılar ihtiyaç görmedikleri ve geleceğe odaklanmadıkları için, çok fazla keşif yapmamıştır. Altın akışı, yeni yiyecekler ve denizaşırı topraklar fikri Avrupa ekonomilerine ivme ve enerji verdi.

 

Daha önce, Osmanlılar Avrupalılarla ciddi bir şekilde karşı karşıya gelmeye başlamıştı (Viyana, ulaşabildikleri en uzak yerdi). Viyana’da ummadıkları örgütlü yeni silahlarla teçhizatlanmış bir ordu ile savaştılar ve kaybettiler ve bu yenilgide düşüşün başlangıcı oldu.

 

Dahası, vede en önemlisi, Batı Avrupa'da meydana gelen değişimler, İslam'ın üstünlük inancının Avrupa'dan gelen yeni fikirleri aşağılık ve yararsız olduğu düşüncesiyle bastırması nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu'nda tutunamadı. Dahası, ulema, loncalar ve yeniçeriler gibi çıkar grupları, değişimin toplumdaki kendi rollerini alt üst edeceğinden ve aksiliklerin yalnızca geçici olaylar olduğundan korktukları için ilerlemeye değişik yollarla, isyanlar dahil, tepki gösterip gerilemeye sebep oldular.

 

Bazı araştırmacılar İslam medeniyetinin geri kalmasına sebep olarak içtihat kapısı’nın kapanmış olmasını gösterirler (İslam dünyası 12. Yüzyılda ekonomik çöküntü ve siyasi anarşiye sürüklenince, bir de din tartışmaları olmasın diye "içtihat kapısı kapandı" (yasaklandı!) denildi; ağır bir tutuculuk oluştu, böylece, o çağlardaki ataerkil toplum yapısının ürünü olan yorum ve âdetler zamanla din kuralı zannedildi).

İslam medeniyetinin erken ve gelişmiş devirlerinde yazılı Şeriat kurallarının bulunmadığı veya örf ve adetle sabit olmayan durumlarda ulemaya başvurulurdu. Ulema meseleyi inceleyerek kişisel görüşünü belirtirdi. Bernard Lewis’e göre, on ikinci yüzyılda, Müslümanlar El Gazali’nin etkisiyle her türlü hukuki ve özel sorunların çözülmüş olduğu ve bilinmesi gerekli her şeyin artık bilindiğini düşünerek, bağımsız düşünme ve değerlendirmelere (felsefi izahlara) gerek kalmadığına inanmaya başladılar. Böylece içtihat kapısının kapandığı belirtildi. Bu nedenle, daha sonraki devirlerde İslam dünyası bağımsız düşünce ve analitik (tartişma ve felsefi) yorumlardan mahrum kaldı.

 

 

Analitik düşüncenin engellenmesi eğitim sistemini de etkiledi. Ezbercilik, düşünme ve problem çözmenin yerine geçti. Din sosyal yaşamın içine öylesine girmişti ki en azından dolaylı olarak ekonomik yaşamı da etkiliyordu. Bu durum ayrıca, kaderciliğin kabulüne yol açıyordu. Müslüman hükümdarların sarayları falcıların ve müneccimlerin çok rağbet ettikleri yerlerdi. Bunların başlıca görevi askeri seferler, evlilik ve seyahat gibi konularda en uğurlu zamanı saptamaktı.

Bu gelişmelerde El Gazalinin mantık ve felsefeyi bırakarak tasavvufa yönelmesinin rolü olduğu söylenmektedir. Bir gün Padişah Fatih Sultan Mehmet Ulemadan Hocazade Muslihiddin ve Ali Tusi’den İmam Gazali’nin tehafutu ile hükemayı karşılaştıran birer risale yazmalarını ister. Hocazade El Gazali’nin Tehafut-el Felasife’sini savunurken Tusi İbn Rüşt’ün Tehufut-el Tuhafe’sinin tarafını tutar. Her iki eser de ulema tarafından çok beğenilir ve Padişah her iki hocaya onbin akçe ödül verir. Hocazade’ye ayrıca bir ek ödül verilmesi Padişah’ın Hocazade’nin eserini daha çok beğendiği şeklinde yorumlanır. Bundan sonra İbn Rüşt’ün akılcı yaklaşımları bir kenara itilir ve içtihat sona erer.  (Kaynak: Baron Joseph von Hammer, Çeviren: Mehmet Ata Bey, Büyük Osmanlı Tarihi, 2. Cilt, İstanbul: Üçdal Neşriyat, s. 230-1; A. Adnan Adıvar (1970) Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul: Remzi Kitabevi, s. 47.

Devletin toplum üzerindeki etkileri incelendiğinde, Osmanlı Devleti’nin topluma müdahalesinin Avrupa devletlerininkinden çok daha fazla olduğu anlaşılıyor. Merkeziyetçi Osmanlı sisteminde ekonomik güç devletin elindeydi. Avrupa’da ise güç ve faaliyet kaynakları değişikti; kilise, şehir devletleri, derebeylik yönetimi, üniversiteler ve ticaret loncaları vardı. Bu bağımsız üretim ve ticaret kurumları ekonomik kalkınmaya büyük katkıda bulundular. Halil İnalcık’a göre Osmanlı Devleti, bir Ortadoğu devletiydi ve böyle devletlerde hakim zihniyet yönetim ve üretim sınıflarının değişmeden sürmesiydi. Ancak bu şekilde huzur ve refahın sağlanacağına inanılıyordu. Ekonomik yapının temel ilkesi (en azından devletin ilk birkaç yüzyılında) halkı yoksullaştırmadan devlet gelirlerini arttırmaktı. Bu amaca ulaşmak için de toplumsal düzende bir değişiklik olmaması gerekiyordu.

Ekonomik kalkınmayı engellediği belirtilen bir başka faktör de Müslüman toplumlara atfedilen toplumcu yaklaşımdır. Bazılarına göre, Batı’daki özellikle Anglo-Sakson ülkelerdeki bireycilik kişinin insan olarak değerini ve özgürlüğünü öne çıkararak, bireysel yetki ve sorumlulukla yaratılan girişimcilik ruhunu besleyerek ekonomik kalkınmada önemli bir rol oynamıştı.

Bernard Lewis, savaşların Osmanlı ekonomisi üzerindeki etkisini sadece çöküş yılları için değil genişleme yıllarını da inceleyerek anlatmaktadır. Lewis’e göre ekonomik gerilemenin başlıca nedenlerinden biri İmparatorluğun topraklarını kendinden daha güçlü düşmanlara kaybetmesiydi. Lewis, başka modern tarihçiler gibi toprak kaybını zayıflık nedeni olarak değil, bir çöküş belirtisi olarak görmekle birlikte, neden ve sonuç arasındaki karşılıklı ilişkiyi de açıklar. Çöküş devrinde, teknolojide, yönetimde ve askeri alandaki geri kalmışlığın neden olduğu toprak kaybı, aynı zamanda iş gücü, devlet geliri ve vergi kaynaklarının yitirilmesi demekti.

Lewis, Osmanlı Devleti’nin 15. ve 16. yüzyıllardaki ilerlemesini de Avrupalı kolonicilerin Kuzey Amerika kıtasındaki toprak kazançları ile kıyaslıyor. Her ne kadar Osmanlı ilerlemesi daha çarpıcı olmuşsa da, gazi ve dervişler, Amerika’daki öncüler ve misyonerler gibi, gittikleri topraklardaki “barbar ve kafirlere uygarlık ve gerçek imanı götürdüklerine” inandıklarını belirtiyor. Aslında, Osmanlı Avrupa’da birleşik, güçlü ve iyi silahlı ordularla savaşıyordu, “Uygar” Avrupalı’yı ilk kez gören silahsız ve az nüfuslu halklarla değil.  Fakat Osmanlı sisteminin askeri örgütlenmesi, idari ve mali yönetimi fetihlerle genişleyen bir toplumun ihtiyaçlarına göre düzenlenmişti. Bu sistem durağan veya gerileyen bir sınıra uyarlanacak şekilde değiştirilemezdi. 17. ve 18. yüzyıllardaki yenilgi ve utanç verici antlaşmaları da gözden geçirdikten sonra, Lewis 19. yüzyıl başında orduyu modernleştirme çabalarında çok geç kalındığını belirtir. Artık bu son çabalar hem doğudan hem de batıdan saldırıya uğramaktaydı der.

Yerli ve yabancı birçok yazarın öne sürdüğü dış ve iç etkenlerin Osmanlı ekonomisini değişik dönemlerde, değişen bir hususiyetle ve şiddetle etkilediği vurgulanıyor. Charles Issawi’ye göre rüzgar ve su değirmenleri gibi üretimde kullanılan enerji üreteçleri artık bu bölgede kullanılmaz olmuştu. Hatta Osmanlıların bunlardan haberi bile yoktu. Halil İnalcık’a göre iktisadi örgütlenme statik kalarak zamana ayak uyduramamıştı. Timur Kuran ise ekonomik kurumların değişen zamana ve koşullara uyarlanamamasının olumsuz sonuçlar yarattığını ileri sürmektedir. Niyazi Berkes ve Bernard Lewis “içtihat kapısı”nın kapanmasıyla felsefi ve analitik düşünme çabalarından vazgeçildiğini ve bu yüzden eğitim sisteminin yetersiz kaldığını belirtiyorlar.

Sanayinin gelişmesine engel olarak belirtilen bu koşul ve olguların Osmanlı toplum ve ekonomik yaşamını derinden etkilediği anlaşılmaktadır. Ancak bu koşullar ve düşünce tarzı değiştirilemez değildi.

Fatih’ten itibaren artık Osmanlı sultanları okuma yazma öğrenip kitap okuyacak duruma gelmişlerdi. Fatih gibi münevverleri bilim insanlarıyla bilgi alış verişinde bulunuyordu. Kısacası, bilgi eksikliği ve Şark kültürünün etkisinin yok edilmesi mümkündü. Ancak Avrupa’da 1440’larda başlayan matbaanın Osmanlı İmparatorluğu’na 270 yıl sonra açılmasına izin veren, halkın bilgilenmesini önemsemeyen, diğer ülkelerde gelişen bilim ve sanatın farkında olmayan bir yönetimle cehaleti yenmek mümkün olmamıştı. Resim ve heykel yapması yasak olan insandan bilim sanat için çizim yapması veya taşları yontması beklenemezdi. Bilgi üretilebilseydi yukarıda belirtilen içsel engelleri aşmak mümkün olabilirdi. Gerçekten üretmek isteyen enerji kaynağını bilgiyle bulabilirdi.

Sonuç olarak, içtihat kapısının kapanmasıyla felsefi ve analitik düşünme çabalarının vazgeçildiği Osmanlı Devleti’nde dinsel ve kültürel etkilerin, doğrudan veya dolaylı biçimde statik bir toplumsal ve ekonomik düzen yaratılmasında önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Durağanlık ve gelişen akıl, bilim ve teknolojinin gerisinde kalma sanayileşmenin önünü kesmiş dolayısı ile askeri alanda başarısızlıklarınında nedeni olmuş, bu askeri güçsüzlük de Batı emperyalizminin müdahalesinin arttırmasına, siyasal ve ekonomik çöküşün hızlanmasına ve nihayetindede hemen hemen 600 yıllık bir imparatorluğun yok oluşuna zemin hazırlamıştı.

Düşünenlerin Düşünceleri
Türkiye'nin Gizli Sorunu: Ekonomik İşgal RUSYA’DA NELER OLUYOR? Emin Erman: Osmanlı neden Balkanlara Anadolu’dan daha çok önem verdi? Seküler Milliyetçilik ve Türk İslam Sentezi İSVEÇ VE FİNLANDİYA’NIN NATO ÜYELİĞİ Türk Cumhuriyetleri ve Demokrasi: Kırgızistan'daki Darbe Girişimi İddiaları Türkiye’nin Mülteci Sorunu ERDOĞAN’IN YENİ DÖNEMİNDE TÜRK DIŞ POLİTİKASI Seçim Sonrası Dış Politika KÜRTÇÜLÜK DÖNÜŞÜR MÜ, DÖNÜŞTÜRÜLEBİLİR Mİ? Osmanlılar Balkanlar'da İslamlaşmayı Zorladı mı? İSKOÇYA’YA MÜSLÜMAN BAŞBAKAN: KÜRESELLEŞME BUNUN NERESİNDE? 21 Mayıs seçimi ve Batı Trakya Türk Azınlığı Rusya'da Kıpırdanma Henüz Birmiş Sayılmaz DNA Sonuçlarımız ve Etnik Kimliğimiz? TÜRKİYE - MISIR İLİŞKİLERİNİN NORMALLEŞMESİ VİZESİZ AVRUPA VE 300 MİLYAR DOLAR VAATLERİ ÜZERİNE NATO’NUN GENİŞLEMESİ: FİNLANDİYA’NIN NATO ÜYELİĞİ PROF. DR. YUSUF HALACOĞLU: TÜRKİYE'NİN GELECEĞİ İÇİN BU TEDBİRLERİ ALMAK GEREKİYOR BULGARİSTAN SEÇİM SONUÇLARI: Yine, yeniden! Yine, sil baştan... Amerikan Devlet Biyografisi 14 Mayıs Seçimlerinde Küçük Partilerin Rolü Bulgaristan'da Arkası Gelmeyen Seçimlere Tamam mı Devam mı? Türkiye, Biden'ın 2. demokrasi zirvesine davetli listesinden neden çıkarıldı? Balkanlarda Türk Mirası Dağlık Karabağ'ın Sonu: Batının Eylemsizliği Azerbaycan ve Rusya'yı Nasıl Etkinleştirdi? MELEZLEŞEN SİYASET ÇOK DÜŞÜNDÜRÜCÜ! Bektaş Yusuf UKRAYNA’DA MUHTEMEL BAHAR OPERASYONU- 2024 YEREL SEÇİMLER ÖNCESİNDE TÜRK MİLLETİNE UYARILAR!.. TÜRKİYE CUMHURİYETİ BİR TÜRK DEVLETİDİR!.. Türk Üniversitelerinde Afrikalı Öğrenci Sorunu YEMEN, HUSİLER VE KIZILDENİZ GÜVENLİĞİ ERDOĞAN’IN YUNANİSTAN ZİYARETİ İsrail savaşı kazanacak ama Hamas'a karşı savaşı kaybedecek mi? Özgür Özel ya da İtiraz Kültürünün Geri Dönüşü Rusya'da Wagner ile Suriye'de ÖSO Benzerliği İSRAİL HAMAS SAVAŞI 2023 Çipras Kaybedince İstifa Etti, Peki Ya Bizdekiler? Türkiye NATO ve Batı dışında kalmaya hazır mı? Osmanlı’da Gerileme Nasıl Başladı? RUSYA’DA NELER OLUYOR - II Kendi ellerimizle yaktık dünyayı! YENI BALKANLAR VE ESKI SORUNLAR... Yabancı gözü ile Türkiye Ekonomisi Ulaşım Zamları Ve "Rasyonel" Düşünmek Osmanlı İmparatorluğu Neden Sanayileşemedi? Ortaçağ Avrupa’sında din anlayışı, kilise-yönetim ilişkisi ve günümüz Türkiyesindeki durum SURİYE İLE İLİŞKİLERİN NORMALLEŞMESİ RUSYA’DA TERÖR SALDIRISI İsrail Hamas Çatışması Amerika'da Nasıl Algılanıyor?