BELEDİYE KAVRAMI VE BELEDİYECİLİK ANLAYIŞININ GELİŞİMİ VE CUMHURİYET ÖNCESİ TÜRKİYE’SİNDE TAŞIDIĞI ANLAM
"Belediye" sözcüğü, kökü itibariyle Arapça bir kelime olan “belde” kelimesinden gelmektedir. Belde ise, bir insan topluluğunun yerleşme niyetiyle oturduğu yer anlamına gelir.

Belediye, en basit ifade ile; il, ilçe, kasaba, belde vb. yerleşim merkezlerinde temizlik, aydınlatma, su, toplu taşıma ve esnafın denetimi gibi kamu hizmetlerine bakan, başkanı ve üyeleri halk tarafından seçilen, tüzel kişiliği olan örgüt, şehremaneti anlamındadır.[1] Ayrıca bu tanımın dışında ilk kent tarihçisi Osman Nuri Ergin, “Mecelle-i Umur-u Belediye” isimli eserinde, ortak menfaatler ve ihtiyaçların karşılanmasında bir yerleşim biriminde oturan kişilerin beldelerine ve dolayısıyla kendilerine ait işleri; hükümetin kanunla bildirdiği çerçevede ve yetkisi dairesinde seçtiği vekilleri vasıtasıyla yerine getirmelerine "belediye" denir. Ergin, belediye sınırları içinde yaşayanları bir aileye benzetmiş, belediyenin kurulu bulunduğu yeri ise aile bireylerinin müşterek hanesi gibi olduğunu söylemiştir.[2] Korel Göymen de Ergin’e yakın bir tarifte bulunarak; "Yerinden yönetim olarak da bilinen belediye, halkın ortak yerel gereksinmelerini karşılamak amacıyla oluşturulan ve halkın kendi eliyle seçtiği organlarca yönetilen bir sistemdir."[3] Diyerek tanımlamıştır.

 

Avrupa’daki gelişime bakılacak olursa, XII. Yüzyıla kadar Batı; XV. ve XVI. Yüzyıla kadar da Orta Avrupa’da kentlerin yönetimi, mutlak yetki ile hükümdar adına işgören ve onun tarafından tayin edilen memurlara aitti.[4] Bu kişiler, temizlik, vergi toplama, fiyat tespitleri gibi konularda mahalli halkın temsilcilerini de çağırarak işe ortak etmekteydiler. Böylece şehrin güvenlik, temizlik, ekonomik düzeni sağlanmış olmaktaydı. Devamlı ve resmi bir mahiyette olmayan bu eğilim, hem Doğu monarşik yönetimlerde ve feodal Avrupa’da uygulanmaktaydı. Geleneksel devletlerin teknik, maddi, insani kaynakların yetersiz oluşu, yönetimleri böyle bir uygulamaya sevk etmiştir. Yönetimin buradaki fonksiyonu da bu yapılanmayı sistemleştirmesindedir. Dolayısıyla merkezi yönetim, her zaman bu yapılanmaya ihtiyaç duymuştur. Bu nedenle Avrupa’da gayriresmi bir şekilde başlayıp; şehir yöneticilerinin yanında bölgenin nüfuzlu temsilcilerinin oluşturduğu ‘‘konsil’’ yapılanmasını ortaya çıkarmıştır. Yapılanmanın içinde yer alan tüccar ve zanaatçi lonca temsilcileri, ekonomik güçle birlikte siyasi nüfuzlarını da arttırarak yetkilerini devamlı kılmayı başarmışlardır. Dolayısıyla geleneksel monarşilerde yönetilenlerin yönetime katılmasının ilk aşaması mahalli idarelerin doğuşu ile gerçekleşmiştir

 

Yerel yönetim, siyasal-hukuki bir kavram ve sosyal-idari bir kurum olarak geç ortaçağ Avrupa’sının bir ürünüdür.. Dolayısıyla belediye; kendi malî kaynaklarını yönetim organları aracılığıyla kullanan, özerk bir malî-idarî yapı ve bu yapının tüzel kişilik kazanması yoluyla şehirlerin kendi kendini yönetebilmesi imkanını kazanması XII. Yüzyıl Avrupa’sında başlayan bir olaydır. Bir devlette belediyenin ortaya çıkışının varlığını kabul edebilmemiz için yerel yönetimin merkezi idareye göre varlık gösterebilmesi gerekir.[5] Ülkemizdeki kentleşme süreci ise Batı’da gözlemlenen gelişmelere uymamaktadır. Batıda şehircilik, kentleşmeye koşut olarak  ve onun ortaya çıkardığı sorunları çözmek amacıyla gelişmiştir.[6] Ama Türkiye’de ne bir sanayi devrimi ne de buna bağlı olarak gelişen bir kentleşme söz konusu olmadığı için şehircilik de doğal olarak gelişememiştir.

 

1.1. Osmanlı Devleti’nde Kent Yapılanması ve Tanzimat Dönemi Düşüncesinin Belediyecilik Anlayışı Üzerindeki Etkisi ve Gelişmesi

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda sosyo-ekonomik gelişim Avrupa ile aynı zaman diliminde tamamlanamamıştır. Ama Doğu monarşilerinde de merkezi yönetimin, ahaliyi dikkate alarak yönetime dahil etme yöntemi mevcuttur. Dolayısıyla yönetilenlerin yönetime katılmasının ilk basamağı mahalli idarelerdir. Osmanlı Devleti’nin klasik taşra yönetiminde eyalet ve sancak düzeyindeki mülki ve askeri amirler, beylerbeyi ve sancak beyleri oluşturmaktadır.  Kaza düzeyinde mülki,adli ve beledi fonksiyonları yerine getiren memur ise ‘‘kadı’’dır. Kadı’nın beledî alandaki yetkilerini kullanışında “muhtesip” veya “ihtisap ağası” adı verilen bir yardımcısı da vardı. Kadılara bağlı ve belediye zabıtası görevi yapan muhtesipler şehre dışarıdan gelenleri sıkı bir şekilde kontrol etmekteydiler. Ayrıca belediye işlerinden sorumlu bir başka kişi de "subaşı"'dır. Subaşılık, biri mîri diğeri de tımar subaşılıkları olmak üzere iki kısımdır. Mîri subaşılar, şehirlerde gündüzleri çarşı, pazar ve mahalle aralarının temizlenmesini sağlamak, kaldırımları tamir ettirmek, yıkılma tehlikesi arz eden evlerle ilgilenilmesi için mimarbaşıya haber vermek, geceleri ise asesbaşı adı verilen görevliyle gezerek güvenlik ve asayişi sağlamak gibi görevleri yerine getirirlerdi. Tımar subaşıları ise eyalet ve sancak merkezlerindeki küçük şehir ve kasabaların idare amirliği yanında belediye işlerini de yürütmüşlerdir.[7] Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra, Kadı’nın kontrol fonksiyonlarını yerine getirecek imkân ve iktidarı ortadan kalkmıştır. Geçen zamanla birlikte gittikçe anonimleşen ve gelişim gösteren şehirlerde, Kadılık ve benzeri sistemlerin şehir yönetimini yükümlenip yürütmesi de imkansızlaşmıştır.[8]

 

Bu gelişme ile beraber şehir yönetiminde etkin bir denetim ve gelirlerin toplanmasını sağlayacak yeni bir yönetime gidilmiştir. 1826’da başkentte İhtisab Nazırlığı, eyaletlerde de İhtisab Müdürlükleri kurulmuştur. Şehirlerin kolluk ve beledi fonksiyonları, vergi tahsili gibi görevleri bu memurluklara verilmiştur. İhtisap Nazırlığı gerçekte vergilerin toplanması, güvenliğin sağlanması, narhın uygulanması ve zorlayıcı tedbirlerle şehir hayatının tüm düzenini korumak gayesiyle kurulmuş bu nedenle de İhtisab Nazırlığı yapıcı bir beledi hizmetler bütününden çok, yasaklayıcı ve despotik bir uygulamanın tipik örneği olmuştur. Gerek başkentte, gerekse eyaletlerde İhtisab rüsumundan ve yolsuzluklardan dolayı şikayetler ve direnişler baş göstermiştir.[9]

 

Vakıfların misyon alanı geniş olmakla birlikte kapsamında kentin alt yapısı ve sosyal hizmetleri ağırlıktadır ve herhangi bir usulsüzlüğe karşı da şer’i kurallarla[10] korumaya alınırdı. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin Tanzimat’a kadar olan dönemde belediye hizmetleri, kadılar, muhtesipler, mimar ağaları, vakıflar ve esnaf kuruluşları aracılığı ile yapılmaktaydı. Bölgenin ayân ve eşrâfı da yöneticilerin yanında göreve dahil olma eylemini Meşveret[11] denilen prensibe uygun olarak yerine getirmişlerdir. Dolayısıyla Osmanlı mahalli idari sisteminde geleneksel yapıda da olsa bir özü olduğu görülmektedir.

 

Osmanlı kentlerinde bu misyonda bulunan kişiler, genellikle ayân ve lonca kethüdalarıdır. Özellikle kent ayân ve eşrafını temsilen bir şehir kethüdası bunların tümünü temsilen devlet tarafından resmen tayin ediliyordu. Gene bu kişiler, narh tespiti, avarız hanelerinin tespiti ve vergilerin dağıtımı, bazı yükümlülüklerin yerine getirilmesi, sefer zamanında ordunun alışverişi için sürsat denilen zorunlu pazarlama uygulamasında yöneticilere yardım için ahaliyi seferber ederlerdi. Güvenliğin sağlanması ve temizlik işlerinde de bu işleve sahiptiler.[12] Bu grupların çalışmaları, XIX. Yüzyılda Osmanlı mahalli idaresinde  meşveret uygulamasını gelenekselleştirmiş ve bir kurum haline getirmiştir.

 

Osmanlı Devleti’nde XIX. Yüzyıldaki değişimin belli noktaları vardır. Bu dönemde dış dünyaya açılmak, iletişim kurmak, bürokratik yapıyı etkinleştirmek, ticaret ağlarının gelişimi ve buna paralel olarak kentlerin büyümesi ve giderek önem kazanan siyasi ve mâli alandaki merkezi yönetim anlayışlarının Avrupa’da hızlı bir şekilde gelişmesi, bu dönüşümlerin etkisini Osmanlı ülkesinde yansıması gecikmemiştir. Bunun resmi bir belge olarak görünümü 3 Kasım 1839’da ilan edilen Gülhane Hatt-ı Hümayunu’dur. Bu ferman, devlet ile tebâ arasındaki ilişkiyi yeniden sağlamlaştırmayı amaçlamış, yaygın bir ceza yasası yapılarak bütün tebânın buna göre yargılanmasını, yargı bağımsızlığını, idam cezasının kaldırılması, vergi adaletinin düzenlenmesi, askerlik süresinin değişimi gibi çeşitli alanlarda yenilikler getirmiştir. Ama bu noktalardan en önemlisi ise hukuk devletinin temel ilkesi olan bütün insanlara verdiği can güvencesidir. Böylece vatandaşlar arasındaki eşitliği savunarak Tanzimatçılar, devletteki tâbi kavimlerin ve gayrimüslimlerin eşit olması anlayışına karşı devleti dinden uzaklaştırarak bunun ilk adımını atmış bulunmaktaydılar.

 

Bu fermanı hazırlayan Reşit Paşa, devlet otoritesini ıslahatı uygulayacak bir bürokrasinin elinde toplamak suretiyle devleti modernleştireceğine inanıyordu. İmparatorluk devrinin son bir asırlık tarihinde memleketi ileri götürmek isteyen ıslahatçılar, karşılarına dikilen engelleri yenmek için her şeyden evvel fazlasıyla merkeziyetçi bir idare ve ona hizmet eden bir bürokrasi yaratmaya çalışmışlardır.[13] Hatt’ın giriş bölümünde amaç olarak memleketi kalkındırmak ve halkı refaha kavuşturmak olduğu ifade edilmiştir. Böylece Reşit Paşa, halka devlet içerisinde bir yer vermekte, modern Batı devletlerinin esas prensibini yani halkın devlet için değil; devletin halk için olduğu düşüncesini getirmekteydi.[14] Buradaki amaç yeni Osmanlı ruhu yaratarak birliği ve bütünlüğü korumaktır.

 

Tanzimatçı bürokratik kadroların, belediyecilik kavramı konusundaki hareketi yukardan aşağıya doğru olup, belediye, halka benimsetmeye çalıştıkları bir teşkilat olmuştur. Dolayısıyla Osmanlı’da bugünkü anlamdaki belediye, yerel düzeydeki gücün merkeze yansıtılması şeklinde değil; sadece modernleşmeyi savunan bürokrasinin Osmanlı kentlerini yalnız fiziki biçimde Avrupai bir tarzda oluşturmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Onlar açısından önemli olan diğer bir konu ise vergilerin düzenli ve hakça toplanması, hizmetlerin iyi görülmesi ve asayişin yerinde olmasıydı. Dolayısıyla belediyecilik mahalli yönetim sisteminden ziyade bir bayındırlık ve kentsel hizmete dönük bir kurumlaşma olarak değerlendirilmiştir.

 

Islahatçıların bu düşüncede olmasında ehliyet sahibi kadro yetersizliği de etkili olmuştur. Dolayısıyla ıslahatçılar, bütün sistemi merkeziyetçi bir şekilde radikalce değiştiremediler, ister istemez bilinen yöntemlere başvurdular.  Bu durum, doğal olarak Tanzimat’tan sonra Osmanlı’nın kentsel örgütlenme ve hizmet hiyerarşisini oluşturduğunu ve sistemleştirdiğini yansıtmamalıdır. Tanzimatın önemi, Osmanlı’daki modern belediye anlayışının oluşumundaki zemini hazırlamış olmasındadır.

 

XIX. Yüzyıl’da Osmanlı taşra yönetiminde Tanzimatçılar, ilk olarak klasik bir kurum olan meşveret sistemini sürdürdüler. Bu sistemle meşvereti yasallaştırarak merkezi iktidarın egemenliğini pekiştirmek ve yaygınlaştırmış olmaktaydı. Tam bir merkeziyetçi anlayışla yola çıkan Tanzimatçılar, mâli merkeziyetçiliği sağlamak için muhassıllık sistemini uyguladılar. Diğer bir ifade ile mali bir vali denilebilecek olan muhassıllığın yanında yörenin ileri gelenlerinden oluşan meclis-i muhassılın bulunmaktaydı. Bu kurum, meclis toplantılarını hep gizli yapması otokratik bir yönetimin açık bir göstergesidir. Mâli alanda yapılan reformların başarısızlığı bu kurumları zaman içerisinde işlevsiz kılmıştır.

 

1876 Kanun-i Esasisi’nde yerel yönetim birimi olarak; il özel yönetimi ve belediye yönetimine yer verilirken, Kanun-i Esasi’nin 108. maddesi vilayetlerin yerinden yönetim ilkesine göre yönetileceğini, 110. maddesi de il genel meclislerinin görevlerini öngörmüştür. 112. maddesi ise, belediye işlerinin seçim ile iş başına gelecek olan belediye meclisleri görüleceğini belirtmiştir.[15] Taşra idaresinde vilayet düzeyinde örgütlenme yönünde 1864 tarihli “Vilayet Nizamnamesi” ile il özel idarelerinin temeli atılarak 1871’de de  merkezin yükünü hafifletmek, yerel halkın yönetime katılımını sağlamak amacıyla, daha da genişletilerek uygulanmak istenmiştir. Bu dönemde katılım ön plana çıkarılmaya çalışılmış ancak seçimlerde belirleyici olan yine merkez yönetim olarak kalmıştır. Merkezi yönetim görevlileri bazı isimler belirlemekte, bunları alt meclislere sunmakta, sunulan bu isimlerde çoğunluğunun merkezi yönetime bağlı adamlarının olusturduğu kurul tarafından seçilmekte ve son sözü vali söylemekteydi. Bu seçimlerde din ayrımı gözetilmez, genellikle seçim yapılan bölgenin ekonomik ve sosyal yönden ileri gelenleri seçilirdi.[16]

 

Osmanlı taşra yönetiminin XIX. Yüzyıl’daki görünümünde vilayet, liva ve kaza idare meclislerini bir türlü mahalli yönetim kurulu saymak mümkündür. Bu meclisler, merkezi hükümet ile taşra eşrafını bütünleştirmiştir. Vilayetin yönetim yapısı içerisinde bu meclislerden başka bazı vilayetlerde Maarif, Nafia Ziraat komisyonları da bulunmaktadır. Meclis üyelerinin seçimi ise Kaza, liva düzeyinde mülki amir tarafından tespit edilen adaylar, bir üst makamın onayı ile (liva için vali; kaza için mutasarrıf) memuriyete başlamaktaydı. Üyelerin ikisi müslüman ikisi de gayrimüslim idi. [17]

Meclislerin işleme mekanizması ise özellikle etnik yapısı çeşitli olan vilayetlerde bütün cemaatlerin temsilcilerini biraraya getiren ve valinin sürekli olarak danışma ihtiyacı duyarak kararların alındığı bir yapı olmuştur. Buradaki en önemli unsur ise Tanzimat’ın bir Osmanlı bütünlüğü yaratma düşüncesini desteklemekle birlikte yabancı unsurların temsilcilerine karşı valilerin ortak bir duruş sergilemesine de imkân sağlamaktaydı. Aynı durum vilayetin bir alt kademesi olan liva ve kaza idare meclislerinde de görülmekteydi. Ayrıca bugünkü İl Genel Meclisini karşılayan liva’dan gelen ve yılda bir kez toplanmakta olan Meclis-i Umumi-i Vilayeti’nin sayılması gerekmektedir. Bu yapının da vilayetin durumuna göre alt komisyonlara ayrılması da mümkün olmaktaydı.

 

Alt yapı yerleşme birimleri ise nahiye, köy ve mahalledir. Nahiye, kadı nâibinin yönettiği büyükçe köylerin adıdır.  1871 nizamnamesi nahiye’de bir mahalli bir yönetim öngörmektedir. Müdür mahallin ahalisinden olup, 25 yaşını geçmiş, okur yazar ve tebâ-i osmaniyyeden biridir. Maliyeye, asayişe ilişkin konularda hükümetin vekilidir. Köy birimi üzerinde hiçbir denetim ve müdahalesi yoktur. Nahiye meclisleri, mahallin ahalisinden seçimle kurulur. Yılda dört kere vilayetin izin ve emriyle toplanır.Mahallin bayındırlık ve eğitim ile ilgili işlerinde karar verirler. Kararların vilayetçe tasdiki mevcut özerkliğin pek kısıtlı olduğunu gösterir.[18]

 

Nahiye birimi, pratikte Osmanlı’ya çok uygun bir sistem değildi. Çünkü tarım teknolojisinin geliştiği ve iş bölümünün uygun bir şekilde düzenlendiği bir toplumda ancak köyden büyük, kentten küçük bir birim ortaya çıkabilir. Oysa ki Osmanlı’da böyle bir gelişim olmadığı için bu birim kısa süre içerisinde işlerliğini yitirmiş ve bürokratik bir hantallığa yol açmıştır. Bu birimin uygulanmasının en önemli noktası ve amacı özellikle ağa ve benzeri yapılanmalara karşı o kişilere bir statü vererek kontrol edilmek istenmesidir.

 

1.2. Osmanlı İmparatorluğu’nda Modern Belediye Örgütlenmeleri

Bugünkü anlamda ilk belediye idarelerinin kurulması çalışmaları ancak Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında batıyla artan temaslar sonucunda ortaya çıkmıştır. Genel ve ortak hizmetler daima ve çok eski tarihlerden beri var oldukları halde, bunların teşkilatlanmış bir yapıya kavuşmaları uzun zaman almıştır. Batı toplumlarındaki gibi belli bir gelişme seyri izleyerek değil, kanun zoruyla, adeta suni olarak meydana getirilmişlerdir.[19]

 

İstanbul’da belediye kurulması girişimi ilk kez 1855 yılında yapılmıştır. Buna göre başta hükümetçe atanan bir şehremini bulunacak ve yine atama ile 12 kişilik bir meclisin kurulması öngörülmüştür. Meclisin hemen hemen üçte ikisi her yıl yeniden farklı çevreleri temsil edecek biçimde atanması uygun görülmüştür. 1869 yılında da Dersaadet Belediye İdaresi Nizamnamesi ile belediye teşkilatının bütün İstanbul’a yaygınlaştırılması kabul edilmiştir. Şehir 14 belediye dairesine ayrılmış, bütün dairelerin bağlı şehreminliği teşkilatının 3 organı bulunmaktadır. İlki şehremini, ikincisi Şehremaneti Meclisi, üçüncüsü Cemiyet-i Umumiyedir. Üyeler, hükümet tarafından atanacak olup, Belediye dairelerinin her birinin halk tarafından iki yıl için seçilen ve üyelerinin yarısı her yıl yenilenen birer daire meclisi ve meclis üyeleri arasından hükümetin atadığı birer daire başkanı bulunmaktadır. Nizamnameye göre belediyenin görevleri; zorunlu ihtiyaç maddelerinin kolaylıkla bulunmasını sağlamak, narh (fiyat) tespiti ve denetimi, yol, kaldırım yapımı, temizlik işleri, çarşı, pazar ve esnaf denetimi, fiyat, kalite, ölçü ve tartı denetimi ve vergi ve resimleri toplamaktır.[20]

 

Osmanlı taşra kentlerinde modern belediye örgütlenmeleri 1864 Vilâyet nizamnamesiyle başlamaktadır. Bu nizamname, liva ve kaza merkezlerinde seçimli üyelerden kurulu belediye meclisleri (Meclis-i beledi) kurulmasını öngörmektedir. Fakat kanun nazarında bir tüzel kişiliğe sahip olmayıp, uygulama alanında oldukça yetersiz, gelirleri, çalışanları ve olanaklarının kıt olduğu görülmektedir.

 

Osmanlı’da belediye gelişiminin daha çok ticaretin canlı olduğu yerlerde başladığı görülmektedir. İstanbul, İzmir, Tuna, Bağdat ve özellikle liman kentleri bunun öncülüğünü yapmıştır. Özellikle Mithat Paşa’nın Tuna ve Bağdat’ta valilik yaptığı dönemde belediye faaliyetini yaygınlaştırmaya çalıştığı ve meclisleri kurdurduğu bilinmektedir. Osmanlı yönetimi Avrupa’ya iyi görünmek amacıyla, onlarında talepleri doğrultusunda 1855 yılında İstanbul’da “şehremaneti” adıyla bir belediye örgütü kurdu. Bu belediyenin çesitli dairelere ayrılması kararlaştırıldı. Önce Beyoğlu Galata semtinde uygulanan belediye modeli daha sonra İstanbul’un diğer semtlerinde de uygulanması amacıyla “ Dersaadet İdare-i Belediye Nizamnamesi” yayınlandı. Dersaadet belediye kanunu İstanbul’da oluşturulacak yeni belediye yapısını düzenlerken, Vilayet Belediye Kanununun kabul ettiği esaslara göre; her kasaba ve vilayette bir belediye örgütü kurulmuştur. İl özel idaresi ile ilgili yasal düzenleme ise 1877 tarihli Vilayet Nizamnamesi Tasarısı ile sağlanmaya çalışılmış, ancak meclisin tatil edilmesi nedeniyle tasarı kanunlaşamamıştır. 1877 Vilayet nizamnamesi ile İstanbul yirmi belediye dairesine ayrılmakta ve bu kanunun tam olarak uygulanamaması sebebiyle İstanbul 1878’de tekrar on belediye dairesine ayrılmıştır. Bu uygulama II. Meşrutiyet’e kadar devam etti. İkinci Meşrutiyet ile Kanun-i Esasi’nin yeniden yürürlüğe konulmasıyla tasarı İdare-i Umumiye-i Vilayet Kanunu Muvakkati adıyla 1913’te yayınlanmıştır.[21] Dönemin önemli belediyecisi ise 1912 – 1914 arasında İstanbul’da belediye başkanlığı görevini yürüten Dr. Cemil Topuzlu Paşa’dır. Ne yazık ki başarıları kişisel gayretleri ile olmuş ve Balkan Savaşı’nın özel durumu  sırasında çıkan istikrazı (borçlanma) buna ekonomik açıdan katkı sağlamıştır.

 

Ülke düzeyinde yaygınlaştırılmaya çalışılan belediyelerin bir takım zayıf noktaları bulunmaktaydı. Bunlar; belediyelerin maddi güçleri oldukça sınırlı olması,  karar organlarının kentin seçkin kişilerinden oluşması, halktan temsilcilerin ise bulunmamasıydı. Daha önce kent hizmetlerini yürüten vakıflar, işlevsel olarak kaldığı için, hizmetlerde ise çakışmalar olmaktaydı.

 

1.2.1. I. Meşrutiyet (1876) ve II. Meşrutiyet Dönemi (1908) Belediye Örgütlenmesi

Belediye yapılanmasının gelişiminde Meşrutiyet dönemindeki en büyük katkısı Belediye’nin bir tüzel kişiliğe kavuşturulması olayıdır. Osmanlı Mebusan Meclisi’nde  çıkarılan ‘‘Dersaadet Belediye Kanunu’’ ve ‘‘ Vilayet Belediye Kanun’’nu belediyeyi bir tüzel kişiliğe kavuşturarak, belediyelere imar işlerini düzenleme, kontrol etme, bayındırlık, temizlik, emlak tahriri, nüfus sayımı, pazar kontrolü, mezbaha, itfaiye, gelirleri tahsil etme gibi çeşitli görevler yüklenmiştir. Bu görevlerden bazıları yerel belediye tarafından bazıları da merkez tarafından yürütülmüştür.

 

Kanuna göre belediye organları, belediye reisi ve daire meclisinden ibarettir. Kent ve kasabanın nüfus büyüklüğüne göre dört sene için 6 -12 kişilik bir belediye meclisi seçilir. Üyelerin yarısı iki senede bir kura ile seçilir. Reis ise bu üyeler arasından hükümet tarafından seçilerek tayin edilirdi.[22] Belediye meclisi, sadece kendi üyeleri ile toplantı yapmamakta o yerin eşrafını da davet edip çalışmalara ortak ederdi. Yılda iki kere belediye meclisleri,  o yerin vilayet, liva meclisleri ile toplanıp, bütçe hazırlar ve onaylardı. Cemiyet-i Belediyye olarak adlandırılan bu meclis, merkezi hükümetin bir başka görüntüsüydü.

 

 

II. Meşrutiyet dönemde de mahalli idareler açısından merkezi hükümet baskısının yoğun bir şekilde  devam ettiğini belirtmek mümkündür. 1913’te yayınlanan  İdare-i Umumiye-i Vilayet Kanunu Muvakkati ile yerel demokrasi ve yönetime özerklik verilmesi konusunu kesinlikle ortadan kaldırmıştır. Nitekim II. Meşrutiyet’in siyasal ortamında yerel demokrasi konusu tartışılmış ve çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Bunun en belirgin örneği Prens Sebahattindir. O vilayetlerde valilere fazla yetki verilmesi gerektiğini ve seçimle gelen üyelerin bulunduğu il kurullarının  oluşturularak mâli ve yönetsel kontrolün halka geçmesi taraftarıydı.Dolayısıyla bu anlayış, Osmanlı yönetim anlayışına tamamen zıtlık oluşturmuş ve kabul edilmemişti.

 

Osmanlı İmparatorluğunun bir türlü ele alamadığı işlerden birisi de Türk şehir ve kasabalarının imarı dâvasıdır. 1882 senesinde çıkarılan Ebniye Kanunu ile ancak bina aralarında yangın duvarları yapılmasına dair bir hüküm kabul edilmiştir. Bu kanunda her kasabanın kuruluş ve ihtiyacına uygun bir plânın nasıl yapılması lâzım geleceğine veya imar tatbikatının ve yeni kurulacak şehir kısımlarının ne gibi esaslara dayanacağına dair bir hüküm mevcut değildir. Yalnız kasabaların meskûn kısımlarında «Tevsii tarik » yol genişletmeleri yapılabileceğine, yangın yerlerinin tarla olarak kabul edilmesi suretile taksim edilebileceğine ve lüzumunda tarla ve bostanların mahalle haline getirilebileceğine dair satra şifa vermeyen bazı kayıtlar bulunuyordu.[23] Bu işler genellikle çok basit bilgi sahibi olan Belediye kalfalarının eline kalmış bulunmaktaydı. Cumhuriyet dönemine kadar belediyeciliği bu çerçevede değerlendirebilmek mümkündür.

 



[1] Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, Ankara:2005, s.236.

[2] Nilgün Adıgüzel, Cumhuriyet Dönemi’nde Belediyecilik (1923 – 1938), Dan: Nuray Özdemir, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Bolu:2010, s.1. 

[3] Korel Göymen, Türkiye’de Kent Yönetimi, Boyut Kitapları, İstanbul:1997,s.15.

[4] İlhan Tekeli – İlber Ortaylı, Türkiye’de Belediyeciliğin Evrimi, 1. Kitap, 1.b., Ed.: Ergun Türkcan, Ayyıldız Matbaası, Ankara:1978,s. 4.

[5] Şükrü Öztürk, Cumhuriyet’in Kuruluşundan Çok Partili Döneme Kadar Kayseri Belediyesi (1923 – 1946), Dan: Hasan Ali Şahin, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Erciyes Üniversitesi, Kayseri:2005,s.9.

[6] Cemil Kılıç,  Demokrat  Parti Dönemi’nde Kent Kentleşme ve Siyaset, Dan.: Esat Öz, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, Ankara:1998,s.4.

[7] Adıgüzel, a.g.t., s.3.

[8] Hikmet Çolak, 1930 Belediye Seçimleri, Dan: Temuçin Faik Ertan, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Ankara: 2007, s.64.

[9] Çolak, a.g.t., s. 65.

[10] Hisbe Müessesi:  İslâm şehirlerinde belediye denilen kurumun temelinde bulunmaktadır. Hisbe, şer’i bir müessesedir ve yasak olan işlerin yapılmasını önlemek gibi bir görev ifa etmektedir. Kaynak: Öztürk, a.g.t.,s.11.

[11] Meşveret: Kelime anlamı ‘danışma’ olan bu kelime, III.Selim Döneminde 1732 yılında değişen siyasi konjonktürel duruma karşı devlet içerisindeki dengeleri anlayabilmek ve devlet ricalinden bilgi almak amacıyla kurulmuş resmi bir niteliği olmayan bir kurul olarak oluşturulmuştur. Meşveret, özellikle XIX. Yüzyılda bir kurum ve gelenek haline dönüşmüştür.

[12] Tekeli - Ortaylı, a.g.e.,  s.6.

[13] Halil İnalcık, ‘‘Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-ı Hümayunu’’, Belleten C.XXVIII, S.112, Ankara:1962, s.616.

[14] İnalcık, a.g.m. , s.619.

[15] Ali Özcan, Demokratik ve Katılımcı İlkeler Çerçevesinde Türkiye’de Yerel Yönetimler ve Yeniden Yapılanma Çalışmaları, Dan: Ali Acar, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, Konya:2005, s.83.

[16] Özcan, a.g.t., s.83.

[17] Tekeli – Ortaylı, a.g.e., s.12.

[18] Tekeli - Ortaylı, a.g.e., s.13.

[19] Adıgüzel, a.g.t., s.5.

[20] Nuri Tortop, Mahalli İdareler, 5.b, Yargı Yayınları, Ankara:1994, s. 2 -3.

[21] Özcan, a.g.t., s. 83-84.

[22] Tekeli - Ortaylı, a.g.e., s.21.

[23] Mithat Yenen, ‘Türk Şehirleri ve Türkiye’de Şehircilik’, Arkitekt Mimarlık, Şehircilik ve Belediyecilik Dergisi, C. 1954, S. 1954-03-06 (269-270-271-272), s.: 72-74.

Popüler Tarih, Popüler Kültür
Arap kökenli göçmen Akadlar, Sümer Uygarlığını nasıl ele geçirdi? TÜRKLERİN KAYIP 500 YILI (MS 48, MS 552) HUN KAĞANLARININ ÇİNLİ HATUNLARI BİLİNEN İLK TÜRK MİLLİYETÇİSİ HÜKÜMDAR: HUN KAĞANI Çİ Çİ URARTULAR, HURRİLER ve METANNİLER KÜRTLERİN GENETİK ATALARI MI? AŞİNALAR'IN GERÇEK TARİHİ Anadolu'nun Unutulmuş En Eski Üç Uygarlığı: Hattiler, Hurriler ve Luviler HIUNG-NU VEYA ASYA HUNLARI'NA DAİR ŞEHİR GEÇİŞİ HİZMET SINIFINDAKİ YOLLARDA YAN YOL KATILIMLARINDAN KAYNAKLANAN SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNE BİR ÖNERİ SAKALARIN VE İSKİTLERİN GİZEMLİ TARİHİ DÜNYA HALKLARI, 2. BÖLÜM: GÜRCÜLER LAİKLİK KAVRAMI ve DÜNYADAKİ GELİŞİMİ Proto Çerkeslerin, Proto Gürcülerin, Proto Lazların, Proto Türklerin, Proto Keltlerin ve Trakların Genetik Akrabaları olarak İSKİTLER, KİMMERLER ve SARMATLAR BELEDİYE KAVRAMI VE BELEDİYECİLİK ANLAYIŞININ GELİŞİMİ VE CUMHURİYET ÖNCESİ TÜRKİYE’SİNDE TAŞIDIĞI ANLAM Arnavut Halk Destanı ve Türkülerinde İstanbul Ortaokul Öğrencilerinde Problemli İnternet Kullanımı İle Öz-yeterlik Arasındaki İlişkide Yaşam Doyumunun Aracı Rolünün İncelenmesi Nedenleri Sonuçları ve Çözüm Önerileri Bağlamında Akran Zorbalığı: Bir Olgubilim Çalışması İlk Yunan Parlementosu: Anabolu (Nafplion) Ağa (Vouleftikon) Camii RUS İSTİHBARAT BELGELERİNE GÖRE BALKAN TÜRKLERİ'NİN KÖKENLERİ Hadise, Çarşamba'yı Sel Aldı Türküsü'nü söylerse! Sürmeli Kadın'dan Zeus Baharı Uyarısı Karamanoğulları Beyliği ve Hanedan Ailesinin Kökenleri GÜZEL ASTROLOG MICHAELA ASTRO'NUN YEREL SEÇİM KEHANETLERİ: İSTANBUL, ANKARA, İZMİR, BURSA VE ANTALYA 2026'DA HİDROJEN BOMBASI ATACAKLAR, AZERBAYCANLI KAHİN NADİM ALIXANOV'UN 3. DÜNYA SAVAŞI KEHANETİ Oğuzların Kökenlerine Dair 4 Farklı Tarih Tezi BURSA DEPREMİ, BİZANS DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE BURSA'NIN FAY HATLARI İLE SINAVI, 1855 VE YENİ KEŞİF KIZIL DELİ KAHİN'İN ERZİNCAN ALTIN MADENİ KEHANETİ GERÇEKLEŞTİ, PEKİ KİM BU X KAHİNİ? Kudüs: Mitolojilerin Savaştığı Şehir Zeki Müren Yaşasaydı ve Selanik Türküsü'nü Okusaydı DÜNYA HALKLARI, 1. BÖLÜM: TÜRKLER ASTROLOJİ BİLİM DALI MI? ASTROLOG MICHAELA ASTRO İZMİR VE MALATYA DEPREMLERİNİ TARİHİYLE NASIL BİLDİ ÇERKES MİTOLOJİSİ, ESKİ ÇERKES DİNİ VE NARTLAR Şiir Gibi Şehir: Varna TÜRKLERİN KUZENLERİ: MACARLAR, FİNLANDİYALILAR, ALMANLAR VE KELTLER TARİHİ VE KÜLTÜRÜYLE ÇERKESLER, DÜNYA HALKLARI 5. BÖLÜM DÜNYA HALKLARI 4. BÖLÜM: ÇİNGENELER (ROMANLAR) DÜNYA HALKLARI, 3. BÖLÜM: LAZLAR Yapay Zeka ile Tarkan'a Selanik Türküsü Söylettiler! ŞAMAN SELENGE: TÜRK MİTOLOJİSİNDE TENGRİ VE YARADILIŞ