İspanya yenilgisinin ardından medyada yine aynı ezber yorumlar ve eleştiriler tekrarlanınca, artık susamayarak bu yazıyı kaleme alma gereği duydum.
Türkiye, son milli maçta İspanya karşısında sahadan 6-0 gibi ağır bir skorla ayrıldı. Doğrusu fark daha da açılabilirdi. Bu yenilgi, sadece sahadaki oyuncular için değil, ekran başında izleyen milyonlar için de adeta bir travma oldu. Ardından sosyal medyada ve spor köşelerinde kıyamet koptu.
Herkes futbolculara, teknik direktöre tabiki federasyon başkanına ateş püskürüyor. Kimisi istifa çağrısı yapıyor, kimisi “futbolu bilmiyorlar” diyerek küçümsüyor. Ortam öylesine gerildi ki, milli takım çevresinde bir nefes alacak alan kalmadı.
Ama beni üzen nokta şu: Onca eleştiri var, peki çözüm önerisi nerede? Kimse “Neden bu hale geldik?”, “Yanlış olan neydi?”, “Nasıl düzelebiliriz?” diye sormuyor. Sormak bir yana, işin özüne inmeyi dahi kimse istemiyor. Oysa sadece şikâyet ederek hiçbir yere varamayız.
Bakın, Süper Lig’de tablo çok net. Bazı takımlar sahaya neredeyse tamamen yabancı oyuncularla çıkıyor. 85 milyonluk bir ülkede, ilk on birde sadece bir ya da iki Türk futbolcunun yer bulabilmesi, başlı başına büyük bir sistem sorunudur. Genç oyuncularımız gelişemiyor, çünkü kendilerine yeterince fırsat tanınmıyor. Yabancı futbolcuların gölgesinde kalan Türk oyuncu nasıl tecrübe kazanıp ilerlesin? İşte bu yüzden bugün milli takımımızda oynayan 5–6 futbolcu, aslında yurt dışında doğup büyüyen, futbola orada adım atan ve kendilerini o ülkelerin altyapılarında geliştiren isimler.
Öte yandan küçük bir örnek: İzlanda. Nüfusu sadece 360 bin. Bizim bir ilçemiz kadar. Ama futbola bakış açıları sistemli. Çocuk yaşta başlayan eğitimden tesisleşmeye kadar her şeyi planlı. Sonuç? Avrupa’nın devleriyle başa baş oynayabiliyorlar. Biz ise 85 milyonluk bir ülke olarak hâlâ günübirlik tartışmalarla oyalanıyoruz.
Türkiye’nin asıl meselesi sahadaki 90 dakikadan ibaret değil. Mesele altyapı, tesisleşme, eğitim ve sabır. Bizde maalesef sabır yok. Bir oyuncuya iki maç şans veriyoruz, olmadı mı hemen çöpe atıyoruz. Takım hocası başarılı değilse senesi bile dolmadan ayni hesap! Oysa İspanya, Almanya, Fransa gibi ülkeler oyuncularını yıllar boyu sistem içinde yoğuruyor. Bizim de yapmamız gereken bu.
Futbol, sadece sonuç odaklı bir oyun değil; aynı zamanda kültür, sabır ve vizyon meselesi. Bizim vizyonumuz yoksa, her yenilgiden sonra bağırıp çağırarak bir yere varamayız. O yüzden şunu kabul etmeliyiz: Önce futbolun temel sorunlarını konuşmalı, sistemli çözümler üretmeli ve uzun vadeli bir planı sabırla uygulamalıyız.
Peki Ne Yapmalı?
Öncelikle yabancı futbolcu sınırlamasını dengelemek gerekiyor. Elbette kaliteli yabancılar ligimize değer katar, ama bu sınırsızlık Türk futbolcusunun önünü kapatıyor. Kulüpler, kendi genç oyuncularına yatırım yapmaya mecbur bırakılmalı.
İkinci olarak, altyapı seferberliği şart. 10–12 yaşındaki çocuklardan başlayarak Avrupa’daki gibi bilimsel, sistemli futbol eğitimi verilmezse ne milli takım ne de kulüpler düzlüğe çıkabilir. Bunun için kulüplerin yanı sıra, devletin de desteğiyle ülke çapında bir “futbol akademileri zinciri” kurulmalı.
Üçüncüsü, sabrı öğrenmeliyiz. Futbolcuya, hocaya, sisteme en az 4–5 yıl sabır göstermeliyiz. Her maçtan sonra teknik direktör değiştiren, genç oyuncuyu bir maçlık performansla yargılayan anlayıştan vazgeçmeliyiz.
Ve son olarak, futbol kültürümüzü değiştirmeliyiz. Tribünden yönetime, medyadan taraftara kadar herkesin bu işin bir süreç olduğunu kabullenmesi gerekiyor. Yoksa günü kurtarma alışkanlığıyla, köklü bir futbol ülkesi olamayız.
Kısacası, yol uzun ama imkânsız değil. Yeter ki şikâyet etmeyi bırakıp işe nereden başlamamız gerektiğini görelim. Aksi halde bugün İspanya karşısında yaşadığımız tabloyu yarın başka bir ülkeye karşı tekrar yaşamamız kaçınılmazdır.


