Atalarımız, mübadele gemileriyle yapılan o acı yolculuk sonunda, ana vatan toprağına ayak bastıklarında “mübadil” denildi onlara. Dünyada eşi ve benzeri olmayan “mübadil” diye bir halk oluşturuldu. Bu sözcük, Anadolu’dan Yunanistan’a zorunlu olarak gönderilen Ortodoks Rumlar için de kullanılıyor. “Göçmen” sözcüğünü, “mübadil” sözcüğü ile karıştırmamak gerekir. Göçmen, kendi isteğiyle göç eden kimse demektir. Örneğin; Bulgaristan göçmeni, Makedonya göçmeni… “Muhacir” sözcüğü ise Mübadele ile Ege Denizi’nin karşı yakasından bu yakaya gelen atalarımız için kullanılır. Bazı yerlerde yerli halk “macur”, “macır” dese de bu sözcüğün aslı muhacirdir.
Ana vatana gelen mübadil atalarımız, iskân edilecekleri yerlere dağıtılmadan önce hastalık bulaştırmasınlar diye tahaffuzhanelere yerleştirildiler. Örneğin; İzmir ve çevresine gönderilecek olanlar, önce Urla Tahaffuzhanesi’ne yerleştirildi. Burada aşıları yapıldı, iç çamaşırları ve giysileri buharlı makinelere atılıp mikrobundan temizlendi, sonra da kadınlar ve erkekler ayrı yerlerde ilaçlı sularla yıkandılar. Bitlenmişlerdir, diye kadınların saçları kesildi. Oysa Rumeli kadını uzun saçlıdır, iki belik halinde ördüğü saçları, beline değer. Ama kadınlarımız ses çıkarmadılar, çıkaramadılar!.. Tahaffuzhane’de kaldıkları sürece, yemekleri verildi, hasta olanlar hastane kısmına yatırıldılar. İskân yerleri belli olanlar parti parti görevli eşliğinde yeni yerlerine götürüldüler.
Mübadillerin Rumlardan kalan evlere yerleştirilmeleri pek kolay olmaz. Bu evlerin çoğu ya yerli halk tarafından işgal edilmiş ya da devlet, memurlara kira karşılığı vermiştir evleri. Mübadiller, iskân sıralarını, kapıları camları kırık okullarda beklerler. Ortak acılarda birbirlerinin merhemi olurlar. Mübadil hakkı olarak verilen evlerde bin bir zorlukla düzenlerini kurmaya çalışırlar.Hiç bilmedikleri topraklarda ve hiç tanımadıkları insanlar arasında yaşamak zorundadırlar şimdi!..
Yeni vatanlarında uzun süre uyum güçlüğü çeker mübadiller. Yerli halk, yeni gelenlere yabancı gözüyle bakmış, onları evlere, tarlalara ortakçı olarak görmüş. Onların “Bitli Macurlar” diyen fısıltılarını duydukça kendilerini dışlanmış hissetmişler! Çok yıpranmışlar.
Ana vatana gelen mübadillerin arasında Türklerin yanında Karacaova, Dırama, Kavala ve Kesriye’den gelen Bulgarca ve Makedonca konuşan Pomaklar, Rumence konuşan Ulahlar, Yunanca (Romeika) konuşan Patriyotlar ve ayrıca kendi dillerini konuşan Arnavutlar da vardır. Çünkü Mübadele din temellidir. Yerli halk, Türkçe konuşmayan mübadilleri gördükçe, “Biz Rumlardan kurtulduk sanıyorduk, gelenler de Rum!” demiş. Muhacirlerle yerlilerin oturdukları mahalleler de ayrıymış. Yemeklerinden tutun, adetleri, kılık kıyafetleri, yaşam biçimleri, hayata bakışları birbirine hiç uymuyor. Medeniyet getirmiş muhacirler ana vatana. Yerli kadınlar kara çarşafla gezerken muhacir kadınlar manto giyiyor ve başlarına eşarp takıyorlar. Erkekler de pantolon, ceket, kravatı muhacir erkeklerde görmüşler. Yerli halkla ilişkiler, komşuluklar gelişmiş; ama çok zor. “Muhacirlerle yerlileri aynı kazanda kaynatsanız yine uyuşamazlar!” deniliyormuş. 1950’lerden sonra birbirinden kız alıp vermeye başlayınca aynı kalbin iki gözü gibi kaynaşmışlar.
Mübadiller… Çoğu “Evlad-ı Fatihan” diye adlandırılan, fetihler sırasında Anadolu’dan getirilip yerleştirilen, sonra da memleket bildikleri topraklardan köksüz bir ağaç gibi sökülüp atılanlar…
Bütün bu çilelerden sonra Türkiye’nin çeşitli kentlerine, kasabalarına, köylerine yerleştirilenler, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık ve bütünlüğüne, Atatürk’ün ilke ve devrimlerine dört elle sarıldılar. O kadar ki “Mustafa Kemal çağırdı, geldik be yav!” dediler.
Birinci kuşak mübadiller, doğup büyüdükleri toprakları, ömürlerinin sonuna kadar özlemle andılar. Kendilerini, “Memleket” dedikleri topraklara ait hissettiler. İki yerde de yabancı oldular. Hep sınırda kadılar! Geriye dönmek isteseler de dönemezlerdi. Sınırın ötesinde ise hüzün dolu bir bilinmezlik vardı. Ne tam oralı olabildiler ne de buralı! Yarım kalan hayatlardı onlarınki! Bedenleri buradaydı ama kalplerini Rumeli’de bırakmışlardı. “Memleket Hasreti”, bir kor gibi yaktı içlerini. Ahlarla, vahlarla, büyük hasretlerle gözleri arkada bu dünyadan geçip gittiler!
Göz ağrımız Rumeli’den bize, Trakya dediğimiz kesimle güzelim Rumeli türküleri hatıra kaldı. Vardar Ovası adlı parçada hiç görmediğimiz yerler hala burnumuzun direğini sızlatır:
“Maya Dağ’dan kalkan kazlar
Al topuklu beyaz kızlar
Yârimin yüreği sızlar
Eğlenemem, aldanamam
Ben bu yerlerde duramam…”
İlk kuşak için büyük acılar ve özlem demekti Mübadele, sonraki kuşaklar içinse ailenin geçmişine yolculuk. Bağlar, diller, kültürler kaybolmasın diye. Çekilen bu acıların, dünyanın hiçbir yerinde bir daha yaşanmaması dileğimle…
Eğitimci-Yazar: Firdevs TUNÇAY
12.06.2023, Karşıyaka-İZMİR


