Burası, kutsal Uruk şehri…
Sümer kralı Zimbur’un en güçlü olduğu dönemdeyiz. Zenginliğin zirvesinde olan Sümerler, bin yıl önce göç ettikleri topraklarda yaşayan yerli halkları tamamen köleleştirmişti.
Aslında köleleştirme sözcüğünü doğru kullandığımdan çok da emin değilim. Zira hiçbir zorlama olmadan, tamamen gönüllü bir köleleşme söz konusuydu.
Çok iyi organize olmuş, iyi örgütlenmiş bir toplum yapısına sahip olan Sümerler, bunu Rahiplere borçluydu.
Ziggurat denen tapınaklarda yaşayan ve neredeyse krallar kadar güçlü olan Sümer rahipleri, kendi toplumlarına disiplin telkin ediyorlardı.
Bu dünyada ve öldükten sonra mutlu olmanın tek yolu, kralları için hiç durmadan çalışmak ve rahiplerin her sözüne sorgusuz itaat etmekti.
Krallar, Tanrıların yeryüzünü yönetmek için atadıkları kudretli kimselerdi. Rahipler ise insanlara mutlu olmanın yollarını öğreten seçilmiş kişilerdi.
Rahipler tarafından yönlendirilen ve krallar tarafından yönetilen Sümer toplumu, çevredeki herkesin çok üstünde bir güce ulaşmıştı.
Onların bu mutlak hakimiyeti, henüz milletleşememiş komşu yerlileri fazlasıyla etkilemişti.
Sümer kökenli olmayanlar, onların Rahiplerine ve öğretilerine kayıtsız şartsız iman etmişlerdi.
Tamamen gönüllü bir kölelik düzeni oluşmuştu. Sümer efendileri, onların rahipleri ve krallarına sonsuz bir bağlılık hisseden gönüllü köleler, onların emirlerini hiç itiraz etmeden yerine getiriyorlardı.
Kral Zimbur’un mutlak gücünün arkasındaki isim, Uruk’taki yeryüzünün o güne kadar yapılmış en büyük tapınağının Rahibi Lagaş’tı.
Son derece güçlü bir hitabet yeteneği olan Lagaş, herkesi etkisi altına alıyordu.
İşçiler, askerler, ustalar ve kadınlar için ayinler düzenleyen Lagaş, gönüllü kölelere fazlasıyla zaman ayırıyor, onlara telkinlerde bulunuyordu.
Yine böyle bir gün, Rahip Lagaş, tapınakta yerli kadınlardan oluşan bir topluluğa konuşuyordu. Söylediklerinin etkisini güçlendirmek için onu dinleyenlerin arasında dolaşıyordu. Onun her söylediğini peşinen kutsal kabul eden yerli kadınlar, derin bir saygıyla Lagaş’ı dinliyordu.
Rahip, kadınlar arasında dolaşırken birkaç sıra arkada kalmış gencecik bir kadın dikkatini çekti. Simsiyah uzun saçları, buğday teni ve koyu yeşil balıkgözleriyle çarpıcı bir güzelliği vardı. Birkaç kez ona yakın geçtikten sonra tahtına oturdu. Sert bir sesle, arka sıralarda kalanlara haksızlık oluyor diye çıkıştı. Öndeki üç sırada oturanların kalkarak en arkaya geçmesini istedi. Kısa bir karmaşadan sonra herkes yerine oturduğunda Lagaş’ın gözüne kestirdiği güzel kadın ön sıraya geçmişti.
Konuşmasına tekrar başlamadan önce Rahip Lagaş, yanı başında duran en gözde kadın kölesi Nisaba’yı bir el hareketiyle yanına çağırdı. Fısıldayarak dikkatini çeken güzel kadını tarif etti. Onun kim olduğunu öğrenmesini istedi.
Tapınaktaki ayinler bittikten sonra Nisaba, Lagaş’ın dikkatini çeken kadın hakkında araştırma yapmaya koyuldu. Ertesi sabah öğrendiklerini anlatmak için onun huzuruna çıktı. Kadının adı Ester idi. Birkaç ay önce taş işçiliği yapan fakir bir yerli delikanlıyla evlenmişti, ancak henüz çocuğu olmamıştı. Fırat ırmağı kenarında çamaşır yıkamakla görevli yerli kadınlardan birisiydi.
Rahip Lagaş, kısa bir tereddütten sonra at arabasının hazırlanmasını istedi. Çamaşır yıkayan yerli kadınların olduğu yere gitmeye karar vermişti.
Askerler ve seçkin sınıftan olanların çamaşırcılığını yapan yarı köle kadınlar, nehir kenarına dizilmiş, işlerini yapıyorlardı. Başlarındaki Sümer kökenli çavuşlar, Rahip Lagaş’ın at arabasının geldiğini görünce önce şaşırdılar, sonra bu beklenmedik ağır misafirin geldiğini yüksek sesle bağırarak çalışanlara duyurdular.
Lagaş, arabadan inerken herkesin işine devam etmesini söyledi. Çalışanları teftiş ediyormuş gibi bir görüntü takınarak yürümeye başladı.
Çok geçmeden aradığını buldu. Güzel Ester, neredeyse tamamen ıslanmış bir vaziyette ırmak kenarında çamaşır yıkıyordu.
Tamamen tesadüfmüş gibi davranmaya özen göstererek ona doğru sokuldu. Önce yanı başındaki bir diğer kadına adını sordu, sonra ona görevini yaptığı için teşekkür etti. Bu çalışkanlığının ve titizliğinin Tanrılar tarafından mutlaka ödüllendirileceğini söyledi.
Sonra Ester’in yanına geldi. Sadece onun duyacağı bir sesle merhaba Ester dedi.
Genç kadın, koskoca Rahip Lagaş’ın onun adını bilmesine şaşırmıştı. Diz çökerek merhaba yüce Rahip diye cevap verdi.
Lagaş, güzel kadını bir müddet süzdükten sonra onu takip eden muhafızına döndü. Bu kadın çok ıslanmış ve üşümüş dedi. Zavallıcık bizimle gelsin, biraz daha burada kalırsa hasta olacak.
Ester, o günden sonra ırmak kenarında çalışan yerli kadınların arasına hiç dönmedi.
Birkaç gün sonra Nisaba genç kadını yanına çağırdı. Bundan sonraki görevinin Rahip Lagaş’ın elbiselerini temiz tutmak olduğunu söyledi. Her sabah Lagaş’ın giyinmesine yardım etmek görevinin bir parçasıydı. Rahip Lagaş’a bu iyiliği için ömür boyu şükran duyması gerektiğini anlattı. Onun emirlerine tereddütsüz uyması gerektiğini, en küçük itirazda çok ağır bir ceza alacağını tembihledi.
Aslında Nisaba, Rahibin niyetini çok iyi biliyordu. Çok geçmeden güzel Ester, Lagaş’ın gözdelerinden birisi olacaktı.
Birkaç hafta sonra kocasına Ester’in Tapınak Rahibelerinden birisi olarak seçildiği söylendi. Bu kutsal görevi yürüten kadınlar evli olamazlardı. Ester’e karşılık ona başka bir genç kadın, eş olarak verildi. Adamcağız çaresiz boyun eğdi. Ester’i bir daha hiç görmedi.
Eski kocasından çocuğu olmayan Ester, Rahip Lagaş’tan iki kız ve bir erkek çocuk dünyaya getirdikten sonra dördüncü hamileliği sırasında hastalanarak hayatını kaybetti.
Lagaş’ın Ester’den olan oğlu, yarı Sümer kanı taşıyan ayrıcalıklı bir köle olarak büyüdü. Ağram isimli bu delikanlı, Sümer inanışlarını ve seçkin sınıfını çok iyi tanıyan bu genç adam, aynı zamanda kanını taşıdığı yerli halkın içinden birisiydi.
Giderek sayıları artan ve baba tarafından Sümer kanı taşıyan yerli kökenliler arasında büyük saygı gören bu delikanlı, aslında Sümer Rahipleri ile aynı inanışı telkin ediyordu. Öte yandan Sümerlerin mutlak gücüne karşı gizlice yükselmeye başlayan bir itirazı temsil ediyordu.
Ağram, Sümerlerin giderek çökmesine yol açacak bir akımın ilk lideriydi.
Rahip Lagaş, güzelliğine kapıldığı yerli kadın Ester’i köle edinerek Sümer medeniyetinin yıkılmasına giden sürecin merdiven taşlarını döşemeye başlamıştı.
Sümerler’den sonra Akad Devleti ve daha sonra Babil İmparatorluğu hüküm sürerken Ester’in oğlu Ağram’ın öğretisini takip eden Aramiler kendi kültürlerini yaşatmaya devam edecekti.
Aramice dediğimiz dili konuşan bu topluluk asırlar sonra tek Tanrılı dinlerin ortaya çıktığı kavimlerin ataları olacaktı.


