Onüçüncü yüzyıl boyunca bütün Asya kıtasına Moğollar damga vurmuştu.
Yüzyılın başlarında kıtanın ortasında başlayan kanlı istiladan kaçan milyonlarca insan dört bir yana dağılmıştı.
Yurtlarından ayrılanlar arasında yörükler, alimler, tüccarlar, ozanlar, dervişler ve medrese görmüş din adamları vardı.
Mevlana, henüz yüzyılın ilk yıllarında günümüzde Afganistan veya Tacikistan sınırları içinde kalan topraklarda batıya doğru göç eden bir İslam aliminin oğluydu.
Uzun bir yolculuktan sonra Anadolu Selçuklu Devleti sınırlarındaki Karaman’a yerleşen aile, burada geniş bir çevre edindi.
1225 yılında Cevher isimli bir kadınla evlenen Mevlana’nın Veled ve Alayattin isimli iki oğlu dünyaya geldi.
Mevlana’nın bu iki evladından birincisi gelecekte Sultan Veled diye anılacak kadar saygı görürken küçük oğlu Alayattin, onun başına büyük dertler açacaktı.
İki çocuk henüz bebeklik çağındayken Selçuklu Sultanı Mevlana’nın babasını Konya’ya davet ederek ona makam verdi.
Ancak babası kısa bir süre sonra ölünce yerine Mevlana oturdu.
O zamanlar Anadolu Selçuklu Devletinin adı Rum Selçukluları idi. Bu nedenle Mevlana için Ruğmi sıfatı kullanılmaya başladı.
İki oğlunun eğitimiyle çok yakından ilgilenen Mevlana, onları birbirinden ayırmadan yetiştirdi.
Ancak gençlik yıllarından itibaren iki çocuğun hayata bakışlarında farklılıklar oluşmaya başladı.
Büyük oğlu, Mevlana’nın yolundan giderek medrese hayatına sarıldı. Babası gibi semazenlik yapıyor ve Farsça şiirler yazıyordu. Bu nedenle Sultan Veled diye anılmaya başlamıştı.
Küçük oğlu Alayeddin ise tanıştığı gezgin dervişlerden etkilenmiş ve Türkmen aşiretleriyle yakınlık kurmuştu. Belki de bu nedenle ona Alayaddin Çelebi deniyordu.
Mevlana, küçük oğlunun aykırı tavırlarından çok rahatsızlık duyuyordu ve onun kendi yolundan giderek medreseli bir alim olmasını arzuluyordu.
Alayattin Çelebi, babasının himayesindeki evlatlık bir kıza sevdalanmıştı.
Kimya isimli bu kıza duyduğu ilgi karşılıksız değildi.
Bu gönül ilişkisi olmasaydı genç adamın babası ile arasındaki sorunlar çok daha önce bir ayrılıkla neticelenebilirdi.
Ancak gelişmeler, baba ile oğlu arasındaki ilişkinin kanlı bıçaklı bir şekle bürünmesine kadar gidecekti.
Bütün bunlar olurken Anadolu’da Moğol işgali başladı.
Medrese sınıfındaki din alimleri, Moğollar ile kolayca uzlaştı.
Moğollar, yerli halkın kendilerine isyan etmemesi için onları kullanıyordu.
Medrese alimleri ise Moğolların baskısından uzak yaşama fırsatı buluyordu.
Buna karşın Anadolu’nun dört yanındaki Tekkeler, Moğolların Müslüman olmadıklarını söylüyor, buralarda yetişen dervişler Türkmen obalarını dolaşarak halkı direnişe çağırıyordu.
İki oğuldan Sultan Veled, Moğollara yakın davranmaya özen gösterirken Alayaddin Çelebi tam tersine direniş yanlısı bir davranış sergiliyordu.
Öte yandan Mevlana, birkaç yıl önce Konya’ya gelen Şems’i Tebrizi isimli bir mürşit ile samimiyet kurmuştu.
İki din adamı arasındaki ilişki tam anlamıyla tasavvuf arkadaşlığıydı.
Mevlana, bu arkadaşıyla bazen günlerce aynı odaya kapanıyor, uzun sohbetler ediyordu.
Bu durum, Mevlana’nın Moğollar ile olan yakınlığından rahatsız çevrelerce dedikodu malzemesi haline gelmişti.
Bunu öğrenen Mevlana, aralarında akrabalık bağı kurmaya karar verdi.
Oğlu Alayeddin Çelebi’yle gönül ilişkisi olduğunu bildiği halde evlatlık kızı Kimya Hatun’u arkadaşıyla evlendirdi.
Böylece iç güveysi olarak aldığı Tebrizi’yle aynı konakta yaşamaya devam edebilecekti.
Alayeddin Çelebi’nin öfkesine ve tepkisine hiç aldırış etmedi. Oğlunu, Tebrizi’ye saygı göstermeye zorladı.
Ancak çok kısa bir süre sonra genç kadının birkaç aylık hamile olduğu anlaşılınca dedikodu fırtınası tekrar patladı.
Bu olaydan sonrası biraz karışık.
Bazıları, Alayaeddin Çelebi’nin Tebrizi’yi kaçırarak öldürdüğü ve bir çukura atarak ortadan kaldırdığını söylüyor.
Bazıları ise Tebrizi’nin keramet gösterdiğini ve ermişlere özgü biçimde uçarak bu dünyadan uzaklaştığını anlatıyor.
Mevlana, aylarca çevre şehirlere haber salarak kayıp can yoldaşını aratıyor ancak en küçük bir iz bulamıyor.
Bu olaylardan sonra günün birinde Alayaddin Çelebi, şüpheli biçimde hayatını kaybetti.
Ancak Mevlana, oğlundan nefret ediyordu. Genç adamın cenazesine katılmadı ve hatta bir rivayete göre cenaze namazını kıldırmadı.
Kimya Hatun ise on dokuz yaşındayken onu 69 yaşındaki arkadaşıyla evlendiren ve sevdiği adamdan ayıran Mevlana’ya karşı büyük öfke beslemişti.
Bir rivayete göre çok genç yaşta geçirdiği felç nedeniyle ölen Kimya Hatun’un mezarının nerede olduğunu kimse bilmiyor.


