Venezuela Örneği; Güç Dengesi, Caydırıcılık ve Nasıl Olur Sorusu
Sosyal medyada sayın arkadaşım Akın Üner’in şu sorusunu görünce, bu konuya girmeden ve birkaç satır da olsa yazmadan sabredemedim: “Koskoca Venezuela’nın başkanı, neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadan ABD tarafından nasıl alınıp götürülebiliyor?
Bunu anlamak mümkün değil.”Aslında bu soru, yalnızca Venezuela ile ilgili değil; günümüz dünyasının nasıl işlediğine dair çok daha geniş bir meseleye işaret ediyor.
İlk bakışta insanın aklı almıyor: Egemen bir devlet, koskoca bir ülke ve onun lideri…
Ama biraz geriye dönüp baktığımızda, yaşananların ne ilk ne de istisnai olduğunu görüyoruz.ABD’nin yakın tarihine bakmak yeterli.
1989’da Panama, ciddi bir askeri mukavemetle karşılaşmadan işgal edildi ve ülkenin devlet başkanı Manuel Noriega yakalanarak ABD’ye götürüldü. Bu, uluslararası hukuk açısından tartışmalı olduğu kadar, güç siyaseti açısından da öğretici bir örnekti. Egemenlik, caydırıcılık yoksa kâğıt üzerinde kalabiliyordu.
Benzer şekilde, Usame bin Ladin operasyonu… Başka bir ülkenin topraklarında, o ülkenin açık rızası olmadan gerçekleştirilen bir operasyonla, bir evin içinde öldürüldü.
Yine Orta Doğu’da, İsrail’e sağlanan ileri teknoloji ve istihbarat desteği sayesinde Hamas liderlerinin apartman dairelerinde “nokta atışı” operasyonlarla etkisiz hâle getirildiğini biliyoruz.
Bu operasyonların arkasındaki askeri ve teknolojik kapasitenin büyük ölçüde ABD’ye dayandığı da bir sır değil.Burada kilit mesele şudur: ABD, nükleer silahı olmayan, güçlü bir askeri caydırıcılığa sahip bulunmayan ya da büyük bir ittifak tarafından korunmayan ülkelere karşı doğrudan güç kullanmaktan çekinmez. Buna karşılık nükleer silaha sahip ülkelerle—Rusya, Çin, Kuzey Kore gibi—doğrudan askeri müdahaleye girmez. Bu ülkelerle ilişkiler genellikle müzakere, yaptırım, baskı ve “ver–al” dengesi üzerinden yürütülür.
Yani mesele bir liderin kişisel gücü ya da karizması değildir. Asıl belirleyici olan, devletin caydırıcılığıdır. Caydırıcılık yoksa, uluslararası hukuk çoğu zaman sadece metinlerde kalır; sahada ise güç konuşur. Bu tablo adil mi? Elbette hayır. Ama gerçek mi? Ne yazık ki evet.
Dünyanın uzun süredir işleyişi bu mantık üzerine kurulu. Güçlüyseniz muhatap alınır, pazarlık edilir; zayıfsanız karar sizin dışınızda verilir.Bu yüzden “Nasıl olur?” sorusu çok insani ve çok haklı bir sorudur. Ama cevabı romantik değil, son derece soğuktur: Küresel sistem, haklıya göre değil; güçlüye göre işler. Ve yaşanan her örnek, bu gerçeği bize yeniden ve yeniden hatırlatır. 
Dünya, büyük güçlerin satranç tahtasında hamle üstüne hamle yaptığı bir yerken; bu ara bahsetmek gerekirki, hemen yanı başımızda Yunanistan, İsrail ve Mısır’ın Doğu Akdeniz’de esas olarak Türkiye’ye karşı bir koalisyon oluşturduğu bir dönemde, bizim hâlâ günü kurtaran tartışmalarla, eften püften polemiklerle oyalanmamız düşündürücüdür. Türkiye’de iktidarıyla muhalefetiyle herkesin dönüp şuna bakması gerekiyor: Milletler caydırıcılık inşa ederken, devletler hazırlıklarını güçlendirirken, biz hangi başlıklarla meşgulüz? Bu örneklerden ders çıkarıp ülkenin geleceği için uzun vadeli, ciddi ve akılcı adımlar atılmadıkça, küresel dengeler bizi beklemez. Dünya durmuyor; güçlenen ilerliyor, oyalanan ise seyirci kalıyor.

Çünkü dünyada mesele kimin haklı olduğu değil; kimin hazırlıklı olduğu meselesidir.