Türkiye Ekonomisi neden Sıkıntıda? Enflasyon

Sevgili okuyucular bu yazımda memleketimizin en büyük sorunu olan enflasyon konusunu işlemeye çalışacağım. Esas olarak ekonomi benim eğitim aldığım bir alan değil! Mühendislik tahsili almama rağmen hem okul dönemlerimde hem çalışma ve 70’li yaşlara kadar geçirdiğim deneyimlerim dönemlerinde teorik ekonomik prensiplerin pratik yani hayat şartlarına nasıl uygulandığı hakkında bilgi birikimim olduğunu söyleyebilirim.

Esas olarak en başlangıç yani ekonomiye giriş dersi bile alsanız, öğreneceğiniz ilk şey “Arz ve Talep” kanununu olacaktır.  Nedir bu tüm dünya ekonomisini idare eden kanunun niteliği: arz ve talep kanunu, bir ürünün talebi yüksek ve arzı düşükse fiyatının artacağını belirtir. Tam tersi durumda ise talep düşük, arz ise yüksek ise fiyat düşecektir. Piyasa dengesi, arz ve talebin istikrarlı bir fiyat oluşturacak şekilde kesişmesiyle oluşur.

İşte sizin bugün içinde bulunduğunuz sıkıntının en büyük sebebi bu arz ve talep dengesizliğidir. Aşağıda bu dengesizliğin son 10-15 yıldır memleketimizde süregelen yanlış politikalar neticesinde oluşup nasıl geliştiğini ve sizlerin yaşantısına nasıl etki ettiğini anlamanız için detaylı olarak elimden geldiği kadar basit bir şekilde anlatmaya çalışacağım.

Türkiye’de sizlerinde şahit olduğu gibi, Mayıs 2023 seçiminden bu yana dana eti yüzde 40, kuzu eti yüzde 83, tavuk eti ise yüzde 47 zamlandı.

Seçimlerinin hemen sonrasında çarşı pazarda birçok ürüne zam üstüne zam geldi.

Etiketlerdeki değişimden et ürünleri de nasibini aldı. Ramazan ayının yaklaşmasıyla fiyatlardaki artış daha da hızlanırken, indirimli et satan market ve kasapların önündeki kuyruk günden güne uzuyor. Et ve Süt Kurumu'nun önünde gece yarısından sıraya giren vatandaşlar daha ucuz fiyata kıyma ve kırmızı et almak için sabahlıyor.

İstanbul’da ve yurdun birçok il ve ilçelerinde satıcılar para değer kaybettikçe gün boyunca fiyatları güncelleyebilmek için dükkânlarında kara tahtalar kullanıyor oldular.

 

Erdoğan’ın Mayıs 2023 genel secimi zaferinden önce Türkiye’de enflasyon (resmi haziran ayına kadar) yüzde 38,21'e ulaşmıştı. Bu iki haneli enflasyon (resmi olmayan bazı kaynaklar 3 haneli enflasyon rakamları ileri sürmelerine rağmen) daha evvelki yüksek enflasyon rakamları ile, Türk halkının büyük bir kısmının yoksulluğa sürüklenmesine yardımcı oldu. Bu ara parantez içinde bu yazıyı yazarken Mart 2024 ayı resmi enflasyon 68.5% olarak açıklandı.

 

Bu ekonomik gidişat aynı zamanda ABD dolarına olan talebin artmasına da neden oldu.  Kendi parasının değerinin devamlı düşmesi doğal olarak insanları dolar yatırımına yöneltti.

 

Türk lirasının ne kadar sert düştüğüne dair bir fikir vermesi açısından, bugün tek bir ABD doları 32 lira satın alıyorken, 2019'da bir dolar 5,5 lira satın alabiliyordu. 2010'de ise bir dolar 1,5 liraya çevrilebiliyordu. Bu kısa zaman artışlar insanları tabii olarak dolar birikimine yönlendirdi.  Liranın satın alma gücü hala o kadar hızlı düşüyor ki, insanlar sürekli olarak birikimlerini dolarlarla değiştiriyorlar.

 

Tanıdığım benim yaşımdaki Bafra’da ikamet eden bir arkadaşım, "insanlar dolar satın almak için sürekli ve hızla para topluyorlar, çünkü gün geçmiyor kendi paramız yeniden değer kaybediyor, dolar en kârlı yatırım" diyor. Tabiki herkez dolar yatırımına yöneldiğinde piyasada dolara talep artıyor, talepte artınca dolar dahada çok değer kazanıyor.

 

İnsanlar dolar biriktirdikçe ve iş insanları yabancı bankalarda dolar hesapları açtıkça, bunun ekonomiye diğer bir yansımasıda Türkiye’de çok büyük miktarlarda kayıt dışı yabancı para birikimi olduğudur.

 

2023 yılında bu kayıt dışı para %16 seviyesinde tahmin edilmiştir. Kayıt dışı ekonominin boyutlarına göre, tabiki %3 ile %11 arasında değişen vergi kaybı söz konusudur, kaynak: TÜRKİYE’DE KAYIT DIŞI EKONOMİNİN BÜYÜKLÜĞÜ VE VERGİ KAYBI (2005-2023) Mustafa Yıldıran.

Resmi olmayan verilere göre, kayıt dışı para, dolar ve yastık altı altın olarak 300 milyar dolar dolayında tahminleri bulunuyor. Bunun sadece tahmin olması, üstelik verilere de dayanmıyor olmasına karşılık böyle bir stokun var olduğunu ekonominin krizlere gösterdiği dirençten anlayabiliyoruz.

Bunu nasıl anlıyoruz? Bu kayıt ve sistem dışı varlıklar, altın dahil, kriz hallerinde sisteme giriyor ve sistemin batmadan yüzdürülmesini sağlıyor, işler düzeldikten sonra da yavaş yavaş aynı yöntemle sistem dışına çıkıyor. Örneğin İsviçre’de bir bankada kayıt dışı yollarla Türkiye’den çıkarılmış bir miktar dövizi bulunan bir kişi, Türkiye’deki şirketi ya da işi sıkıntıya düşünce bu döviz mevduatını karşılık göstererek bankasından kredi alıyor, işleri düzelince krediyi geri ödüyor. Bu kişi kayıtlı dış borcunu kayıt dışı mevduat hesabından ödediğinde bu tutar ödemeler dengesine ekonomiden para çıkmadan borç azaldığı için artı değer olarak yansıyor.

Evindeki ya da bankasındaki kasasında altınları olan bir kişi işleri kötü gittiğinde bu altınlarını paraya çevirip işini toparlıyor ve işleri düzeldikten sonra elde ettiği gelirle yeniden altın alıp sistem dışı (kayıtsız para) varlığına ekliyor.

Lakin, istikrarlı bir para politikasında, Türkiye, risklerini düşürebilse ve bu varlıkların önemli bir bölümünü ekonomiye sokabilse daha sağlam bir ekonomik yapıya sahip olacağı için daha fazla yabancı sermaye yatırımı çekebilecek. Daha fazla yabancı sermaye yatırımı çekilmesi daha az dış borçlanmaya gidilmesini sağlayacak. Riskler düşmediği, hatta tam tersine arttığından söz konusu altın ve dövizler sisteme girmesi için gösterilen çabalara karşın bir çeşit sigorta fonu olarak kayıt ve/veya sistem dışı tutulmaya maalesef devam ediyor.

Bu rakamlar hakikaten enteresan, ancak asıl odak noktası Türkiye’nin para biriminin çöküşünün ötesinde, Türkiye ekonomisi acaba, bazı ülkeler gibi, dolarizasyonamı doğrumu gidiyor sorusudur.

 

Ekonomistler ülkelerin ekonomik sıkıntılarının aşırı harcamalardan büyük açıklara, korumacı ticaret politikalarına ve döviz kontrollerine kadar çeşitli faktörlerden kaynaklandığını öne sürüyor ve en önemlisi "hükümetlerin faturalarını ödemek için daha fazla para basmaya aşırı güvenmeyi" buna en büyük katkıda bulunan bir faktör olarak gösteriyorlar.

 

Bu açıdan bakıldığında, dolarizasyon aslında bu sorunların çoğuna çare oluyor. Çünkü bunların çoğu, özellikle de aşırı harcama para basımıyla sağlanıyor.

 

Sonuçta Türkiye enflasyonla mücadele eden tek ülke değil ve enflasyonun ne olduğu ve buna neyin sebep olduğu konusunda hala büyük bir kafa karışıklığı var.

 

Diğer değinmek istediğim bir konuda mesela 2020'den (COVID sürecinde) bu yana artan tüketici fiyatlarıyla mücadele eden iki ülke olan benim de yaşadığım ABD vede Kanada'da bazı politikacılar, Türkiye’dede olduğu gibi enflasyonun tüketicilere fiyat uygulayan açgözlü şirketlerin sonucu olduğunu savunuyor.

 

Misal olarak, Massachusetts Senatör Elizabeth Warren, "Bu, saf ve basit bir kurumsal açgözlülük" dedi. "Fiyat şişirmeleriyle mücadele etmek ve aileleri daha yüksek maliyetlerle vuran büyük tekelleri parçalamak için bir planım var" açıklaması yaptı ve Adalet Bakanlığı'ndan tüketicilere yönelik fiyatları artırmak amacıyla anti tröst yasalarını ihlal eden şirketlere karşı agresif önlemler almasını talep etti.

 

Kanada'da kanun yapıcılar, gıda fiyatlarını düşürmemeleri halinde market zincirlerini yeni vergilerle tehdit edecek kadar ileri gittiler ve ayrıca CEO'ları Parlamento önüne sürüklemekle tehdit ettiler.

 

Türkiye’deki enflasyonun açgözlü girişimcilerin sonucu olduğu şeklindeki bir düşünce kabul edilebilinirmi?

 

Şimdi bu konuyu geçelim ve gelelim işin can damarına; Türkiye’deki enflasyonunu anlamak isteyen herkesin son yıllardaki para arzına bakması yeterlidir (yazının en altında yer alan Türkiye merkez Bankası tarafından yayınlanan son 10 yılın Para Arzı Grafiğini dikkatle analiz edelim).




Mesela 2015 yılında, basitçe, Türkiye’de dolaşımda 1.0 TRY Thousand (bin) lira vardı. 2024 yılına gelindiğinde dolaşımda yaklaşık 14 B TRY Thousand (bin) lira vardı. Başka bir deyişle Türkiye hükümeti 9 yıllık bir süre içinde dolaşımdaki para miktarını neredeyse on dört katına çıkardı.

 

Bu, para arzında dokuz yılı aşkın bir süre boyunca bile devasa bir artış anlamına geliyor ve bu da Türkiye’nin neden yıllardır enflasyonla çarkı ile kıyasıya haşir neşir olduğunu ve bir türlü bu çarkın içinden çıkamadığını açıklıyor.

 

Piyasada para arzında yükseliş ne demek? Evet sizinde hemen tahmin ettiğiniz gibi hükümetin gerekli olan ve ekonomik olarak üretemediği parayı en kolay yoldan elde etmesidir, yani karşılığı olmayan para basması.

 

Bu Grafik aynı zamanda son yıllarda para basımının logaritmik olarak arttığınıda işaret ediyor. Dikkat edelim, yalnızca daha fazla para basmak ekonomik çıktıyı veya üretim seviyelerini etkilemez, dolayısıyla paranın kendisi daha az değerli hale gelir.

 

Benzer şekilde, alışveriş için semtinizin açık Pazar yerine gittiğinizde dikkat edin tezgahlarda en bol olan tüketim maddesi en ucuzdur! Buna karşılık en az, bulunması zor olan ise en pahalıdır. Görüyorsunuz arz ve talep kanunu ne kadar güzel işlediğini!

 

Merkez Bankası para arzını artırarak ekonomiyi canlandırmaya çalışırsa yani para arzı ekonominin büyüklüğüne göre çok fazla büyürse para biriminin birim değeri azalır; yani alım gücü düşecek, fiyatlar artacak, malların maliyeti istikrarsızlaşacak ve sonuç olarak enflasyon meydana gelecektir.

 

Ekonomistler enflasyonun çok fazla liranın çok az mal almasından kaynaklandığını düşünüyor. Başka bir deyişle para arzı çok arttı ama değeri, alım gücü yok.

Bu teoriye göre paranın değeri de piyasadaki diğer mallar gibi arz ve talep kanununa tabidir. Para arzı, piyasadaki para miktarı, arttıkça paranızın değeri düşüyor. Şikâyetlerinizde bu değilmi?

 

Elinize alıp okuyacağınız herhangi bir ekonomi ders kitabı size, eğer (altını çizerek vurguluyorum) para arzını bir ekonominin mal ve hizmet üretebileceğinden daha hızlı bir şekilde genişletirseniz, enflasyonla karşılaşacağınızı söyleyecektir.

 

Pek çok insan, politikacılarında etkisi ile, enflasyonun her şeyden önce parasal bir konu olduğu gerçeğini görmezden geliyor, lakin, işte, yanlış oturup doğru konuşursak, Türk halkının kitlesel enflasyondan mustarip olmasının en büyük nedeni budur.

 

Bugün ekonomistler de dahil olmak üzere pek çok kişi fiyat artışlarını enflasyonla karıştırıyor. Enflasyonun nasıl raporlandığını düşünün: Hükümet tüketici fiyatlarını ölçer bir öncekilerle karşılaştırır ve bu bize bir ekonomide ne kadar "enflasyonun" olduğunu söyler.

 

Ancak bu yaklaşımla ilgili çeşitli sorunlar var; fiyatların arz ve talep de dahil olmak üzere enflasyonla hiçbir ilgisi olmayan nedenlerden dolayı sürekli değişmesi gerçeği de dahil. (Ham petrol arzından büyük ölçüde etkilenen benzin fiyatı milyonlarca güzel örnekten biridir.)

 

Bu meyanda ABD hükûmetlerinin vatandaşlarının enerji fiyatlarındaki dalgalanmadan etkilenmemesi için dünya petrol fiyatlarını kontrol etmekteki çabalarını, petrol üreten ülkelere yaptığı baskıları düşünmenizi öneririm.  Basitçe söylersek; 350 milyon nüfuslu ABD’nin petrol krizlerine izin vermesi sadece kendi ekonomisini değil dünya ekonomisinide negatife olarak etkileyeceğinden, 20 milyonluk ve dünya petrol üretiminde Sudi Arabistan’dan sonra gelen bir Irak’ın, Saddam Hüseyin rejimini sonlandırması tesadüfmüdür? Ukrayna’daki savaş hala neden devam ediyor sanıyorsunuz?

 

Esas konumuza dönersek, Enflasyon başlangıçta tüketici fiyatlarındaki artış olarak tanımlanmamıştı. Çeşitli ülkelerde nesiller boyunca enflasyon, bir ekonomideki para arzının genişlemesi olarak tanımlandı.

 

Hangi tanım kullanılırsa kullanılsın (para arzının fiyat artışlarına yol açacak şekilde genişlemesi veya tüketici fiyatlarında geniş ve sürekli bir artış) enflasyona, para arzını kontrol eden hükümetler ve merkez bankaları neden olur.

 

Bilhassa demokrasisi tam oturmamış veya yarı oturmuş, nasıl adlandırırsanız adlandırın, memleketlerde, iktidardan kopmak istemeyen yani koltuklarını kaybettiklerinde çok şey kaybedecek olan iktidar muktedirlerinin ekonomilerini “arz ve talep kanunu” dışında düzeltmek için ilk kullandıkları metottur para basmak. Çünkü “Arz ve Talep” kanunu ile ekonomiyi tekrar düzeltmek zaman isteyen bir ilaçtır ki buna bu gibi iktidarların nefesi yetmez.

 

Avusturyalı ekonomist Hans Sennholz, “Eğer bir hükümet enflasyona umursamıyorsa, yani bütçe açıklarını kapatmak veya borçlarını ödemek için para basıyorsa ya da ticareti canlandırmak için kredi genişletiyorsa, o zaman yeryüzünde hiçbir güç, cihaz, hile ve hatta endeksleme bunun ekonomik sonuçlarını engelleyemez.” diyor.

 

İste bizim bu zamana kadar anlattığımızın özeti vede Türkiye’nin durumuda budur. Türkiye’de ekonomiden sorumlu yetkililer (Merkez Bankası ve Maliye Bakanlığı) son on yılda ekonomiyi düzeltmek için ekonomi ders Kitaplarının önerdiklerinin tam tersini yaptılar.  Ne yaptılar?

 

En büyük hata, yukarıdada belirttiğimiz gibi “Arz ve Talep” dengesi dışında Türkiye’nin ekonomik durumuna ters bir tutumla ekonomiyi düzeltmeye çalıştılar, basitçe Merkez bankası faizler düşük tuttu, düşük faiz oranları borçlanmayı arttırdı ve bu da dolaşımdaki para miktarının artmasına sebep oldu.

Tam tersindede hükümetler enflasyonu düşürmenin bir yolu olarak piyasadaki para dolaşımını azaltmaya çalışırlar yani borçlanmayı zorlaştırırlar. Bu nasıl olur?  Tabiki sizde hemen cevap verdiniz! Evet bu da faizleri arttırma ile vuku bulur.

 

Yeni maliye bakanı sayın Mehmet Şimşek göreve gelir gelmez hükümetin eski para politikasını değiştirerek kısa zamanda faizleri 50%’e kadar yükseltti.  Bu yeni girişim kur düşüşüne pozitif olarak etki edecektir lakin sabit gelirlilere, fiyatların hâlihazırdaki yerlerinden düşmeyeceğinden, çok büyük yük getireceği aşikâr. Dolayısı ile bilhassa sabit gelirli vatandaşlarımız gelecek aylarda bugünlerden çok daha fazla sıkıntı yaşayacaklar, hayat pahalılığı altında ezileceklerdir.

 

Bu çerçevede, sorumlu yetkililerin başkada çaresi yok gibi görünüyor. Unutmayın denizler dalgalanmadan durulmaz, onun için, umarım hem hükümet (tabiki enflasyonu düşürme yanında, yabancı sermayeyi cezbetmesi için demokrasinin egemenliği, hukukun bağımsızlığı ve insan hakları konusunda da pozitif girişimlere ihtiyacı var) hemde halkımız alınan önlemlerin işlemesi için dayanım ve sabır gösterirler.