Osmanlı’da Kadı Görevi
Kadı, tarihte İslam ülkelerinde insanlar arasında meydana gelen hukuki anlaşmazlıkları sonuçlandırmak, hukuka aykırı davranışların cezasını hükme bağlamak, verdikleri hüküm ve cezaları infaz etmek üzere devletin yetkili kurumları tarafından görevlendirilmiş kimsedir.

Kadı medrese mezunu bir şahıstır. Medreseden mezun olan kişiler belirli kuralları yerine getirdikten sonra devlet tarafından Kadı olarak tayin edilirler. Kadı Osmanlı, Selçuklu, Memlukler, Abbasiler ve Emeviler' de mahkeme işlerini yürüten kişidir.

 

 

Osmanlı zamanında kadıların görevleri çok önemli idi, iyi ve saygınlık kazanan Kadılar şehir ve kasabalarda barış, sükûnet ve adaleti korumada çok büyük rolleri vardı.

 

Kuran-ı Kerim’de kadı ibaresi bir yerde “hükmünü, sözünü geçiren” manasında, bir başka yerde hükkam kelimesi “yargı yetkisi de bulunan yöneticiler” anlamında kullanılmıştır. Hadislerde kadı ve hâkim kelimesi sıklıkla geçmektedir (Atar, 2001).

 

İslam hukukuna göre bir kadıda aranacak en temel nitelik sağlam bir şeri hukuk bilgisidir. Bir kadıda bulunması gereken diğer nitelikleri ise şöyle sıralamak gerekir; reşit olmak, temyiz gücüne sahip olmak, iman sahibi ve adil olmak, hukuki ehliyet ve muamele kabiliyetine sahip olmak, tarafsız olmak, yeterli derecede hukuki bilgiye sahip olmak, akl-i baliğ ve bedensel olarak bir özrü bulunmamak (Ortaylı, 2017; Doğan, 2019; Demir, 2017).

 

Kadılık müessesesi Orta çağ İslam dünyasında ortaya çıkan adli ve idari görevleri üstlenen bir yapıdır. Bu müessese İslam hukukunun merkezinde yer alan memuriyettir. İslamiyet’in ilk yıllarında Hz. Peygamber hakimlik görevini bizzat kendisi yerine getirmekteydi (Ekinci, 2017, Ortaylı, 2007). Bununla beraber uzak yerlere Hz. Peygamber gidemediği taktirde yerine vekil göndermiştir. Hz. Peygamberden sonra dört halife döneminde de hakimlik görevi, halifenin görevleri arasındaydı. Fakat zamanla devletin sınırlarının genişlemesine paralel olarak yargı alanda da işler yoğunlaşmış ve halifenin bu görevi yerine getirmesi zorlaşmıştır. Bu doğrultuda halife yerine vekiller atayarak bu görevini yerine getirmeye çalışmıştır.

 

Bu uygulama doğrultusunda ilk olarak Hz. Ömer Medine’ye Ebu’l Derda’yı, Basra’ya ashabtan Şarih’i, Küfe’ye de Ebu Musa el Aşar’ı kadı olarak tayin etmiştir (Ortaylı, 2007).

 

Emeviler döneminde Muaviye yargılama yetkisini Dımışk’ta kadıya devredince ardından diğer valiler de yargı yetkilerini kadılara devretmiştir. Bundan sonra kadılar medeni ve cezai davalara halife ve valiler ise mezalim divanına gelen davalara bakmışlardır. Yine Emeviler döneminde kadıya mülki görevler de Klasik Dönem Osmanlı Mahkemeleri verilmiştir. Abbasiler devrinde ise kadı tayin, azil ve terfi işlemleri ile ilgilenmek üzere “kadıulkudatlık” kurumu kurulmuştur. Abbasiler döneminde devlet sınırlarının genişlemesine ve mezheplerin ortaya çıkmasına paralel olarak kadılara yardımcı görevliler de atanmıştır (Atar, 2001).

 

Osmanlı Devleti kadılık müessesesi kendisinden önce kurulmuş olan Müslüman-Türk devletlerden devralıp geliştirmiştir. Osmanlılar kadıya mülki sorumluluklarda yükleyerek yetki alanlarını genişletmişlerdir.  Devlet’in daha ilk yıllarında Osmanlılar fethedilen yere hukuku temsilen kadı, idareyi temsilen de bir subaşı tayin olunmaktaydı. Osmanlı kadısı haleflerinden farklı olarak eğitim, mesleğe geçiş ve terfi bakımından da gelişmiş bir hiyerarşiye sahiptir.

 

Kadı atamalarının ilk defa Osman Bey zamanında yapıldığına dair rivayetler mevcuttur. Bu rivayetlerden birine göre Karaca Hisar’ın fethinden sonra buradaki kilisenin camiye çevrilerek Tursun Fakih ’in kadı olarak atandığı ve dini işlere baktığıyla ilgilidir.

 

Ancak bu rivayetlerden ziyade kadılık kurumunun Osman Bey zamanında oluşturulduğunun en büyük göstergesi Osman Bey’in gelini Asporçe Hatun’a ait vakfiyedir. Nitekim vakfiye incelendiğinde bir kadı tarafından hazırlandığı anlaşılmaktadır. Daha sonraki bey ve padişahlar döneminde devlet sınırlarının genişlemesine ve dini görevlerin artmasına paralel olarak Osmanlı Devletindeki kadı sayılarında da artış olmuştur (Ortaylı, 2007).

 

Osmanlı Devleti'nde ilmiye sınıfı mensupları üç grup adı altında görevlendiriliyordu. Bu gruplara giren her sınıfa ayrı bir fonksiyon yüklenmiştir. Müderrisler öğretimle, müftüler fetvayla, kadılar ise kaza göreviyle görevlidirler. Kadılar bu kurallar içinde gerekli hukuk ve medrese eğitimine vakıf olmak zorundaydılar. Bu koşulları sağlayan kadı bu yapılara katılabilirdi. Osmanlı Devleti’nde kadılar padişah beratı ile atanmaktaydı (Ortaylı, 2001,  Doğan, 2019, Arık, 1997).

 

İlmiye sınıfının tayini, azil ve terfi işlemlerine Anadolu ve Rumeli kazaskerleri bakarlardı. Dolayısıyla atanan bir kadı atandığı bölgeye göre Anadolu veya Rumeli kazaskerlerinden birinin uhdesine girer ve “ruzname” denilen deftere kaydı yapılırdı. Ruzname defterine kaydı yapılan bir kadının elindeki beratın geçerliliği yoktu.

 

Yukarıdaki da çıkışımız gibi Osmanlı Devleti'nde kadıların görev süresi kısa tutulmuştur. Bunun çeşitli sebepleri vardı. İlk olarak kadıların görev yerlerinde uzun süre bekletme sonucu bölge halkıyla yakın iletişim kurması ve bu yürütme mahkemeye çevresini koruma. İkinci olarak da kadıların görüntüsü ifa ederken ilimden uzak kalmalarını engellemek, güncelleme sağlamaktı. Fakat bu durum aksi yönde sonuç göstermiştir. Nitekim görev süresi kısa süren kadı bu sürenin sonunda yeni görev yeri belirleninceye kadar İstanbul’da beklemek zorundaydı. Dolayısıyla bu süre zarfında geçim sıkıntısı yaşamak istemeyen kadı görevini suiistimal edebiliyordu.

 

Kadı adayı mesleği öğrendikten sonra en az işi ve yevmiyesi olan bir kazada göreve başlardı. Görevine başlayan bu kadılar Anadolu veya Rumeli kazaskerliğine tabi olurdu.

 

Kadılar için bir diğer kariyer merkezi ise Mısır idi. Görevi sona eren kadı bir sonraki görev yeri belirleninceye kadar İstanbul’da “tahta başı” denilen ve Mevleviyet payeli sancaklara tayinini bekleyen kadılar arasında beklerdi. Mevleviyet kadılıklarına atanmak zor bir süreç gerektirmekteydi. Nitekim kaza kadısının yevmiyesi üç bin akçe iken Mevleviyet kadılıklarının yevmiyesi beş bin akçe idi. Mevleviyet payeli merkezlerden en küçük seviyeli mevali devriye Mevleviyetinden sonra (Urfa, Maraş, Antep Konya, Bağdat, Sofya, Belgrad) Mahreç Mevleviyeti (Halep, Kudüs. Yenişehir, Tırhala, İzmir, Galata, Selanik, Eyüp) sonrasında Bilad-ı hamse Mevleviyeti (Şam, Bursa, Mısır, Edirne, Filibe) daha sonra da Harameyn Mevleviyeti (Mekke ve Medine) gelirdi. Bu seviyeye kadar gelen bir kadı bundan sonraki süreçte önce İstanbul kadılığına ardından da Anadolu ve Rumeli kazaskerliğine gelirdi (Ortaylı, 2001).

 

Kadıların görevlerini suiistimal ettikleri şikâyet edilirse veya devlet yöneticileri tarafından fark edilirse bunu yapan kadının denetlenmesi için işlemler yapılırdı. Bu doğrultuda devlet işlemlerin başlatılması için Beylerbeyi ya da sancakbeyini görevlendirirdi ki buna da “müfettiş paşa” denilirdi. Diğer taraftan dergâh-ı Ali çavuşlarının da müfettişlikle görevlendirildiği görülmektedir. Bunlar da “mübaşir müfettişleri” olarak adlandırılmaktaydı.  Bunların yanı sıra merkezdeki bir kadı da müfettişlikle görevlendirebiliyordu. Buna da “Toprak Kadısı” deniliyordu.

 

Yolsuzluğun arttığı bölgeleri teftiş etmek için seyyar kadılar görevlendirilirdi. Bu görevi yapan kadılara da “mehayyif müfettişi” denilirdi.  Yolsuzluk yaptığı tespit edilen kadı merkezden görevlendirilen çavuşlar aracılığıyla merkeze getirtilirdi (Doğan,  2019).

Emin Erman