Türk Kurtuluş Savaşı’nın bitiminde, Türkiye’deki göç hareketlerini, oluşum sırasına göre üç ana başlıkta toparlayabiliriz: 1- Türkiye’den Türkiye dışına yönelik göçler; 2- Türkiye’de işgalden kurtarılmış yörelere yönelik iç göçler; 3- Türkiye dışından Türkiye’ye yönelik göçler (1).
Elbette bu göç süreçlerinin her birinin kendine özgü oluşum süreçleri, nedenleri ve sonuçları vardır.
İlk ana başlıkta belirtilen göçler, Türk Kurtuluş Savaşı’nın hemen bitiminde, Türkiye Rumlarının Türkiye’yi terk etmeleriyle ortaya çıkan göçlerdirki konumuz dışında olduğundan bu göçlerin detaylarına girmeyeceğiz.
Ikinci ana başlıkta belirtilen göçler, işgalden kurtulmuş yöre insanlarından büyük grupların, Rumlardan kalan malları yağmalamak amacıyla, Batı’ya doğru hareketleriyle oluşan göçlerdir. Bunların sayısının 200-250.000 arasında olduğu düşünülmektedir.
Bizim ilgi alanımız olan üçüncü başlık altında değinilen göçler ise, Yunanistan’dan mübadele yoluyla getirilen Müslüman Türk asıllı göçmenlerin (mubadiller) neden olduğu zorunlu göçlerdir. Bunların sayısı da 450.000’dir.
Bu dönemde Türkiye’nin nüfusu yaklaşık olarak 11-11,5 milyon kadardı. 1 milyon 700 bin kişinin doğduğu topraklardan koparak, zorunlu olarak sınır ötesine göç edişinin, 250.000 kişinin de ülke içinde değişik nedenlerden dolayı yer değiştirmesinin, büyük bir tarihsel kargaşa ortamından sıyrılmış Türkiye’nin demografik, toplumsal, ekonomik, etnik ve kültürel yapısında ne denli derin etkileri olduğunu tahmin etmek zor değildir. Pek çok etkenle birlikte yaşanan bu göçler, değinilen boyutlarda yeniden oluşum, biçimlenme ve gelişme süreçlerinin nedeni olmuştur.
Bu sorunların en önemlisi Türkiyeden Yunanistana giden büyük bir Rum kitlenin bırakmış olduğu taşınmaz malların paylaşılmasıdır.
Haksız mal ve sermaye edinilmesinin asıl nedeni, savaş sonrasında hükümetin henüz hukuksal ve siyasal otoritesini kuramadığı kargaşa ortamında, bir olup- bitti ile bu mallara kendilerini kanun üstü sanan bazı kişilerce ‘cebren” ve “hile” el konuluşudur.
Bu zaman diliminde, Karadeniz’de yerli Türk’ler, İç Ege’den hatta İç Anadolu’dan büyük kitleler, Rumların bırakarak terk ettikleri taşınmazlara el koyup hiçbir kuruma danışmadan bu mallara sahip çıktilar yada yağmaladılar.
Mübadele uygulamasının başlamasından sonra da, bir Rum arazisini işgal edivermiş bu insanları, işgal ettikleri topraklardan çıkarmak çoğu zaman mümkün olmamıştır.
Fuzuli işgallere uğrayan arazilerin, işgal edilenler tarafindan bırakılmak istenmemesi önemli güçlükler doğuruyor, bunun için kimi zaman kaba güce bile başvuruluyordu. Yaka paça kapı dışarı atılan aileler, kentlerin değişik yerlerinde perişan görüntüler yaratıyorlardı. Hatta basında, mezarlıklar ortasında barınan bu tür ailelerin trajedileri dile getiriliyordu.
Gümüşhane mebusu Zeki Bey de benzer bir ifadeyle şunları söylüyordu: "Samsun'a gelen muhacirler maalesef mezarlıklar içerisinde yatıyorlar. Kendilerini setr için ufak tefek bez parçalarından meydana getirebildikleri çadırlar altında imrâr-ı hayat ediyorlar. Bu ne acıklı haldirki, mesela Samsun'da mübadillere tahsis edilen evler başkalarının ellerine geçmiştir
Yunanistandan gelecek göçmenlerin, kendilerine uygun alanlara yerleştirilmesi için kurumsal hazırlıkların yapılması, bilimsel planların oluşturulması da gerekliydi.
Oysa, uygulamanın sonucunda ortaya çıkan tabloda, bu tahmin edilenlere göre büyük farklılıklar vardı, küçümsenemez oranda insan, içinden ayrıldığı doğal ve toplumsal çevrenin özellikleriyle hiç de uyum içinde bulunmayan yeni ortamlara yerleştirildiler.
Uğraşına uygun olmayan ortama yerleştirilmiş göçmenler de büyük zorluklarla karşılaştılar.
Göçmenler doğal olarak yanlarına birkaç parça ev eşyası ve ziynet eşyaları ile paralarını alabilmişlerdi. Bunun yanı sıra inek, merkep, öküz, deve, buzağı, keçi, koyun ve köpek gibi hayvanlarını vapurlarla getirebilenler de vardı. Bunların önemli bir kısmı, içine katıldıkları ve alışık olmadıkları doğal ve toplumsal çevreye uyum zorluğu çektiler ve iskan haklarından vazgeçmek pahasına yerleştirildikleri iskan alanlarını terk ettiler.
Toprak Dağılımından Kimler Yararlandı?
Türkiye’den ayrılan Rum göçmenlerin bıraktığı tarla, bağ, bahçe, değirmen, fabrika ve taşınır türden tohumluk, tarım araç gereci, atölye tezgahları gibi malzemelerin göçmenlere dağıtılmasıyla, bu konuda önemli bir adım atılmış olacaktı. Böyle olmakla birlikte, yarım milyona yakın göçmenin yüzde yetmişinin tarım kökenli olması nedeniyle, toprak dağıtma ve paylaştırma işlerinin çok kapsamlı, güç ve sorunlarla dolu bir süreç olacağı açıktı.
Türkiye’den ayrılan Rumlar, Türkiye’ye gelen mübadele göçmenlerine göre iki kat daha fazlaydı. Oysa tarım toprakları, aynı oransal dağılıma uygun değildi. Bunun nedeni, Türkiye’den ayrılan göçmen Rumların ancak yüzde 30 kadarının tarımla uğraşmakta oluşuydu. Bir anlamda, yeni göç dalgaları karşısında Türkiye, göçmenlerin üretici duruma getirilme sürecinde Yunanistan’a oranla, tarım konularına daha fazla ilgi göstermek zorunda kalmıştı. Çünkü Türkiye’yi terk eden nüfusla, Türkiye’ye gelen nüfusun ekonomik potansiyel ve sektörel dağılım yönünden özellikleri, bunu gerektirmişti. Böylece, Rumların Türkiye’de bıraktıkları tarla, bağ, bahçe, değirmen ve fabrika gibi taşınmaz üretim araçlarının devlet eliyle dağıtılması zorunluluğu doğdu.
Bu konuda ilginç bir yorum da Çağlar Keyder’den gelmektedir. Keyder, Türk Kurtuluş Savaşı sonrasında, Rum ve Ermenilerin geride bıraktıkları mülklere ve ekonomik olanaklara el konulmasının, 1920’lerde yeni bir kapitalist sınıfin palazlanmasın da en önemli etken olduğunu belirtmektedir. Bu el koyma, ticarileşmenin başlangıcından beri süregelen karmaşık bir yoğunlaşma-parçalanma dinamiğine katkıda bulunmuştur. Keyder, terk edilen toprakların çok düşük fiyatlarla ya hemen satın alındığını ya da topraklara hemen el konulduğunu vurguluyor.
Ona göre, her iki durumda da sahnede olanlar, güçlü yerel toprak sahipleriydi. Türk hükümeti, nüfus mübadelesi sırasında Rumların bıraktıkları topraklara resmen el koymuş, üzerinde resmi bir yerleşim olmayan topraklar, hemen yerli halka satılmıştı. Keyder, bu düşüncelerinden sonra, genel kanısını şöyle ifade eder: “Bir kez daha bu satışlar, toprağın birkaç toprak sahibinin elinde yoğunlaşmasına katkıda bulunmuştu.”
Güçlü mahalli eşrafın topraklarını genişletip, bunu da sağlama bağlama amacıyla hareket ettiğini söyleyen Keyder, terk edilmiş toprakların daha sonra nasıl bölüşüldüğüne ilişkin verilere sahip olmadığımızı belirtmektedir. Keydere göre “bu topraklar, Anadolu’nun en yüksek düzeyde ticarileşmiş, bu nedenle de en çok kazanç sağlaması beklenen bölgelerinde bulunduğundan, Rum köyleri ve emlakının tamamen tahrip edildiği söylentilerinin tersine, bu toprakların yeni sahiplerince ekilmeye (mevsimlik zamanı kaçırmadan) başlandığını kabul etmek daha mantıklıdır” diyor.
Bunun yaninda, Rumlardan geriye kalmış toprakların, zorla veya rüşvetle, güçlü yerel toprak sahiplerinin eline geçtiği yolundaki düşünce, kimi örneklerle doğrulanabilir. Özellikle, kendi niteliklerine uymayan alanlara yerleştirilen göçmenlerin topraklarını ya iskan hakkından vazgeçip terk ederek ya da bir süre sonra çok küçük fiyatlara satarak başka yörelere göç etmesinden sonra, bu toprakların büyük ölçüde değinilen güçlü yerel toprak sahiplerinin elinde yoğunlaştığı görülmüştür.
30 Ocak 1923 (Lozan) tarihli mübadeleye ilişkin sözleşme ve ek protokol, uluslararası zeminde, Türkiye’yi ve Yunanistan’ı bağlayan ve bağımsız bir komisyonu denetçi olarak benimseyen ilkeler getirmişti. Yukarıda da belirtildiği gibi; bu sözleşme ve ek protokolde, Türkiye’de Ortodoks Rumların terk ettiği bütün malların, Türkiye’ye gelecek olan göçmenlerin yerleştirilmesinde kullanılacağına ilişkin açık bir hüküm hulunmaktaydı. Türkiye’nin bu hükümleri aşarak, terk edilmiş toprakları elden çıkarmaya hiçbir zaman yetkisi yoktu.
Bunun dışında bir oldu bitti ise, Türkiye’nin işine gelen bir sonuç yaratacak gelişmeler olarak görülemez. Çünkü Türkiye, Lozan Barış Antlaşması’nı imzaladıktan sonra, kendi insiyatifı ile mübadele konusu üzerinde samimi olarak durmuş ve terk edilmiş toprakları, büyük çoğunluğu tarımsal kökenli göçmenlerin yerleştirilmesi için hazır bir kaynak olarak düşünmüştü.
Mübadele uygulamasından önce hile, kuvvet ve rüsvet ile yaşanmış olan mal vurgunları ise, büyük ölçüde otorite boşluğundan kaynaklanmış, zaten bir süre sonra, hükümet otoritesi kuruldukça, bu yanlışlıkların önüne geçilmek için de çaba harcanmıştı.
Toprak Dağıtımının İlkeleri ve Uygulama
6 Temmuz 1924 tarihinde, ‘Emval-i Gayrimenkule-i Metrukenin Kanunen Hakk-ı İskanı Haiz Muhacirine Tevziini Mübeyyin Talimatnamenin Meriyete Vaz’ına Dair Talimatname” yayınlandı. Bu genelge ile, yasa gereği terk edilmiş taşınmaz malların mübadele göçmenlerine hangi yöntemle ve nasıl dağıtılacağı belirleniyor, uyulacak ilkeler saptanıyordu.
Buna göre, terk edilmiş tarlalar, bahçeler, bağlar ve ağaçlar mübadele ile gelenlere “adilen”dağıtılacaktı. “Adilen” teriminden kasıt, göçmene hakkı olan toprağın, asgari bir düzeyin altına düşmemek koşuluyla, yüzde yirmi kadarının dağıtılmasıydı. Bu yöntemle arazi dağıtımında her türlü olasılığa karşı temkini elden bırakmama ilkesi öne çıkarılmıştı.
Türkiye‘deki Rum toprakları Yunanistan ‘dan gelen mübadillerin bıraktığı topraklardan az olduğundan, hükümet bu aşamada dağıtılacak toprakların yalnızca bir kısmını dağıtmayı ve ilk başta topraksız göçmen kalmasını engellemeyi düşünmüştü. Bu uygulamayla göçmenlere, Yunanistan’da terk ettikleri mallarına karşılık Türkiye’den mal verilmesi iki aşamalı bir sürece sokuldu. Malların kesin tasfiyesi, Türkiye ve Yunanistandaki mübadele uygulamasının sonunda, taşınmaz malların genel oranının belirlenmesi ve hangi ülkede ne kadar azınlık malının kaldığının saptanmasına bağlandı.
Ancak, bu aşamada bunun olanağı yoktu; zamana gereksinim vardı. Bu aşamada göçmenlere şimdilik geçici oranda mal verilecek, geçimleri bir dereceye kadar sağlanacak, böylelikle de hiç toprak alamamış göçmen bırakılmamış olacaktı. Göçmenlerin gelişi tamamlandıktan ve iki ülkede toprakların ve diğer malların bileşik toplamı saptandıktan sonra, göçmenlerin alacağı olan diğer yüzde seksenlik oran da verilecekti. Ancak bu noktaya gelindiğinde Rum mallarının yetip yetmeyeceği, arazi mallarına gereksinim olup olmadığı anlaşılabilecekti.
Aslında bu durum, büyük araziler bırakmış aileleri olumsuz etkilemişti. Çünkü, beş kişilik bir aileye dağıtılacak toprak miktarının asgari düzeyinin altında toprağı bulunan, örneğin beş-on dönümlük toprak bırakmış olan bir aile bu genelgeden etkilenmiyordu. Hatta onlara asgari bir geçim düzeyi sağlayabilmeleri için fazladan toprak da veriliyordu. Ama yüzlerce dönümlük büyük çiftlikler bırakmış aileler, şimdilik bıraktıkları bu mallarının yalnızca yüzde yirmisini alabileceklerdi.
Vilayet ve kaza merkezlerinde oluşan Tevzi ve Taksim Komisyonu (Dağıtım ve Paylaştırma Kurulu), dağıtılacak ve paylaştırılacak olan toprağın ilk başta sınırını belirlemek ve çizmekle görevliydi.
Ortalama beş kişilik bir çiftçi göçmen ailesine verilecek arazi ve yemiş veren ağaçlar, türü ne ve değerine göre şu biçimde dağıtıldı:
1- Araziler: “Alâ, evsat ve edna” (yüksek, orta, düşük) nitelikli topraklar olmak üzere üçe ayrılmıştır. Birinci derecede verim gücüne sahip tarım arazisi olarak benimsenen ‘Alâ araziden, beş kişilik bir aileye en az 50, en çok 75 dönüm; ikinci derecede verimlilik gücüne sahip tarım arazisi olan “evsat” araziden en az 75, en çok 100 dönüm; üçüncü derecede verimlilik gücü olan “edna” araziden en az 100, en çok 140 dönüm arazi veriliyordu. Bir göçmen ailesi, bu gruplardan yalnız birisinin niteliğine sahip araziden pay alabiliyordu.
2- Tütün Alanları: Birinci derecede tütün yetiştirilen Samsun ve Bafra gibi yerlerde, beş kişilik bir aileye en az 12, en çok 15 dönümlük toprak veriliyordu. İzmir ve İzmit gibi ikinci derecede tütün yetiştiren topraklardan ise en az 15, en çok 20 dönüm toprak dağıtılıyordu.
3- Sebze Bahçeleri: Büyük kentlerde ve kentlerin çevresinde en az 5 en çok 10, uzak yerlerde olan bahçelerle, bahçe olma niteliğine sahip yerleşim arazilerinden en az 10, en çok 15 dönüm arazi beş kişilik bir aileye verilmekteydi.
4- Bağlar: Birinci derecede üzüm yetiştiren İzmir gibi yerlerden en az 6, en çok 10 dönüm, ikinci derecede üzüm yetiştiren yerlerden merkezlerden uzaklığına ve üretim derecelerine göre, en az 10 en çok 15 dönümlük toprak dağıtılmaktaydı. Bu nitelilklere uymayan arazilerden de, bunlarla orantı kurularak pay veriliyordu.
5- Zeytinlikler: Birinci derecede üretime uygun ve değerli zeytin bölgelerinde 100-120, ikinci derecede üretime uygun ve değerli zeytin bölgelerinde 120-150, üçüncü derecede üretime uygun ve değerli zeytin bölgelerinde 150-200 zeytin ağacı göçmenlere verilmekteydi. Yabani ve aşısız genç zeytin ağaçlarının beş tanesi bir zeytin ağacı sayılıyordu.
Bunların dışında portakallık ve limonluk olan yörelerin bölünmesi ve dağıtılması, yerel geleneklere uygun olarak, beş nüfuslu bir ailenin gereksinimini kaç ağaç ya da kaç dönüm portakallık ya da limonluk karşılayabilecekse, komisyonca bu oran dikkate alınarak yapılmaktaydı. Dut ağaçları ve dutluklar da, bunların seyreklik ve sıklığına göre mahallince belirleniyor ve geçimi yalnız dutluklarla sınırlı bulunan beş nüfuslu bir aile için en çok dönüm dutluk veriliyordu. Nüfusu beşten fazla olan bir ailede, fazla olan her nüfus için şu miktarda arazi ve ağaç verilmekteydi: Birinci derecede verimli araziden 8-10, ikinci derecede verimli araziden 10-15, üçüncü derecede verimli araziden 15-20; tütün arazisinden 2-3, bağlardan ve bahçelerden 1,5-3 dönüm, zevtinliklerden de 20-30 ağaç.
Aile içindeki nüfus beş kişiden az olduğunda, noksan her nüfus için yukarıdaki oranın yarısı ölçüsünde ağaç ve arazi, planlanan miktardan düşülüyordu.
Görüldüğü gibi, mübadele göçmenlerine tarla, bağ, bahçe, zevtinlik vb. taşınmazların dağıtımıyla ilgili olarak, hükümetçe hazırlanmış olan genelgede ayrıntılı bir dağıtım ve paylaştırma planı oluşturulmuştu. Bu yöntemle, yerleştirilmiş olan mübadele göçmenlerine, 5.000.000 dönüm arazi, 4.300.000 adet de zeytin, incir ve meyve ağacı dağıtıldı. Yalnızca İzmir’de, mübadele kapsamına giren göçmenlere ve onların dışındakilere 3.815 dönüm bahçe, 59.015 dönüm bağ, 280.599 dönüm tarla, 433.305 adet zeytin ağacı paylaştırıldı.
Arazilerin ve diğer Rum taşınmazlarının paylaştırılması sürecinde, sahte belgelere sahip olan pek çok kişi, ellerindeki belgelere yasallık kazandırabildiler. Boyutları küçümsenemez orandaki arazinin, Yunanistan’da pek önemsiz oranda ve değerde mal bırakmış kişilerin eline geçtiğine çokça tanık olundu. Buna karşılık, pek çok kişi de ellerindeki belgelerin yetersizliği yüzünden hakkı olan payı alamadı. Dönemin basınına, bu yolla malının karşılığında mal alamayan ve malının varlığını yasal yönden ispat edemeyen pek çok kişinin yakınması sık sık yansımaya başladı. “Ocagımızda yemeğimizi sıcak bırakıp kaçtık tapularımızı almaya vaktimizmi oldu” diyen mubadillerin feryatları tabiki dinlenmedi.
Bunların yanında Rum’ların ayrılması ile yerel güçlü toprak sahipleri servetlerini ve sahip oldukları toprakları kuvvet zoru ve rüşvet ile dahada arttırdılar. Mesela Karadeniz’deki güçlü toprak ağalari “Biz Rum çetelerine karsı savaştık tabiki onların bıraktıklarına biz sahip olacağız” mantığı ile nufuz ve güçlülüklerinin yanı sıra rüşvette kullanarak büyük topraklara sahip oldular. Yunanistandan gelen mubadiller geldikleri yerlerin yabancısı durumunda idiler, genelde yol yordam bilmediklerinden, nüfuzlu insanları tanımadıklarından vede paraları olmadıgı için rüşvette veremediklerinden hükümetin kendilerine ne verdiyse ona rıza gösterip haksızlıklara ses çıkaramadılar. Hala büyük bir dram yaşıyorlardı, canlarını zor kurtardıkları bir memleketten yeni gelmişler huzur arıyorlardı, entrikalar ile uğraşacak vakitleri yoktu, başlarını koyacak çatısı olan bir konut onlar icin büyük bir hediye idi, onun için fazla sorgulamadan kendilerine ne verildiyse kabul ettiler ve hayatlarını şikayet etmeden devam ettirdiler.
1) Lozanmubadilleri Vakfi, Kurtuluş Savaşı’nın Bitiminde Türkiye Dışına Yönelik Göçler Ve Sonuçları-kemal-ari.


