Oysa bana göre sanat filmi, sinemacının tıpkı gerçek bir edebiyatçı gibi kendi ya da içinde bulunduğu toplumun dertlerini, düşüncelerini, hayallerini, acılarını anlatmaya çalıştığı ve bunu yaparken estetik kaygılar da güden bir tarza sahip olup izleyiciyi düşünmeye, sorgulamaya itip farklı pencerelerden de bakmanın mümkün olduğunu gösteren filmlerdir.
Elbette bizim insanımız sıcak bir sinema diline alışkın. Yeşilçam geleneğinden kaynaklanan bir durumdan söz edebiliriz burada. Türkiye’de seyirci soğuk, aşırı gerçekçi, karamsar, kendini sorgulatan, akla seslenen filmlerden hoşlanmıyor. Bunun sebeplerinden bazıları uzun çalışma saatleri, ekonomik sıkıntılar, yorgunluklar… Bir film izlenecekse eğer üzerinde çok da fazla kafa yorulmayacak basit bir anlatıma sahip tüketime hizmet edecek filmler ya da diziler tercih ediliyor.
Sizlere bu yazımda bahsedeceğim film ise; 1966 yapımı, Michelangelo Antonioni’nin yönettiği genellikle baştan sona, dozunu iyi ayarlamayı başaran gerilimli bir havaya sahip olan sanat filmi, Blow-Up. Film, Londra sokaklarının renkli karnaval görüntüleriyle başlıyor. Kahramanımızın mesleği fotoğrafçılıktır ve sokaklarda dolaşmaktadır. Çeşitli sahnelerde işini tutkuyla yapışını görürüz zaten. Örneğin; karakterin ayakkabılarıyla stüdyosuna girmemesi detayından, kendisi için çalışma ortamının kutsal kabul edildiği anlamı çıkarılabilir.
Filmin çoğu sahnede söylemek istediği şey açık şekilde Fotoğrafçının, arkadaşının evinde gördüğü tabloyla verilmiştir. Tablo karmaşık ve anlamsızdır ilk bakışta. Detaylı ve dikkatlice bakıldığında göz ne görmek isterse detaylar ona dönüşür. Filmin çatışma unsuruna hazırlık-sinyal gibidir bu sahne.
Fotoğrafçının can sıkıntısıyla ve ne yapacağını bilmeden bir planı olmadan parkta dolaşmaya başladığı bir gün, genç bir kadın ve yaşlı bir adam ilgisini çeker. Ve izinsiz bir şekilde fotoğraflarını çekmeye başlar. Durumu fark eden kadın, anormal bir şekilde fotoğrafları sildirmenin yollarını arar. Fotoğrafı çeken için nadir bir durumdur, çünkü bir kare fotoğraflarını çekmesi için kendisine yalvaran insanlar vardır.
Çalışırken farklı zamanlarda çekmiş olduğu fotoğraflar gösterilir bir karede. Tıpkı tablo gibi bu fotoğraflar da birbirinden farklı ve anlamsız gibi dursalar da bir araya geldiklerinde anlam kazanmışlardır. Biraz da fotoğrafçının hayatı gibi… Anlam arayışı içinde hiç lüzumu yokken evin içinde komik duracak eşyalar satın alır. Tıpkı günümüz insanının neden satın aldığını bilmeden anlam ya da değer yüklemeden durmadan tüketmesi gibi…
Ana konuya dönersek kadının anormal şekilde telaşlanması kuşku düşürür içine ve fotoğrafları büyütüp parça parça detaylıca inceler. Aslında zaten her şey parçaların birleşiminden ibarettir. Sanat da böyledir hayat da. Ortada bir cinayet vardır, evet. Ama cinayetin neden işlendiği sorusunun cevabını, seyircinin zihnine bırakır yönetmen.
Kahramanın ruh halinden de bahsedersem, değişken bir yapıya sahip olduğunu söyleyebilirim. Az önce bir cinayeti keşfetmişken bir anda bambaşka, konudan bağımsız, bir senaryonun içinde bulabiliyor kendisini. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi dikkatimizi dağıtacak o kadar çok unsur vardır ki. Bizler de film kahramanları gibi akışa bırakırız kendimizi. Belli başlı bir duygunun içinde uzun süre kalmamıza müsaade etmez çünkü modern sonrası toplum.
Başka bir sahnede bir anda kendisini rock konserinde bulur. (Bu sahnede anlatılmak istenen mesajı çok sevdim.) Sahnede bir şarkıcı vardır ve bir anda gitarını kırar. Parçasını yere attığında herkes kapmak için yarışır. Ama Thomas (Fotoğrafçı) parçayı alıp kaçar. Dışarıya çıktığında bir köşeye fırlatıp atar. Sokakta hiçbir değeri yoktur gitar sapının. Buradan anlaşılan şey; nesnelere anlam yükleyen bağlamlarıdır, bulunduğu ortam ya da durumdur. Bağlamından koptuğunda anlamını yitiriverir. Sıradanlaşır, anlamsızlaşır, sadece o anın içinde değerlidir nesneler, eşyalar…
Filmin başından beri alt metinlerle objelerle konuşmalarla bize söylediği şey son sahnede daha açık bir şekilde gösterilir. Bir grup genç hayali bir topla oyun oynamaktadır. Ortada bir top yoktur, evet. Ama oyuncular gerçekmiş gibi bu oyunu oynamaya devam ederler ve Thomas da onlara eşlik etmeyi seçer. Bir nesnenin ya da insanın varlığı ya da yokluğu bizim zihnimizin üretimindedir aslında.
Thomas, elinde fotoğraf makinesi, çimlerin orta yerindedir. Kamera uzaktan çekim yapar ve karakter sahneden silinir, gider. Kim bilir belki de çimlerin üzerindeki adamı da bizim zihnimiz var etmiştir.
Bengül ALKAN


