Biri Rumeliden, diğeri Kafkaslardan kopup gelen bu iki sevimli insanın yolu nerede, nasıl, ne zaman kesişti de bir araya geldiler pek bilinmezdi mahallede. Hatta Fatma Teyzenin de Mübadil olduğu sanılırdı çoğunlukla.
Yaşlanmıştı her ikisi de. Yılların omuzlarına yüklediği yük, feleğin ağır sillesi yüzlerine, gözlerindeki yorgun bakışlara yansırdı ara sıra. Belli etmezlerdi yüreklerini dağlayan, içlerini paralayan memleket özlemini. Yüzleri hep güler, çocukları çok severler, kendi hallerinde, tutunup giderlerdi hayata.
Kendileri gibi yaşlanan evlerinin kapısı kapanmaz, damı su tutmaz olmuştu son yıllarda. Kışın buz gibi soğuk olurdu incecik saç sobaya rağmen. İstasyonun bir köşesinde küçük bir köfteci dükkânı vardı. Dalları yere doğru eğilen yaşlı dut ağacının altına iki, üç tahta oturak atar, gelene gidene orada yedirirdi kendi yaptığı o nefis köfteleri. Zaman geçip belediye dükkânı yıkınca, işsiz kalmıştı bir süre. Sonra yeniden başlamıştı eli iş tutmaya. Her gün evde bir tepsi şambali hazırlar, mahalle fırınında pişirtir, kahvede satardı akşama kadar. Zorluklara göğüs germiş, kızını okutup öğretmen, oğlunu mühendis yapmıştı kimseye muhtaç olmadan. Kızı memleketin ücra köşelerinde çocuklara ilim irfan öğretirken, oğlu bilim adamı olmak üzere Amerika’nın saygın bir üniversitesine kabul edilmişti. Memleket hasretine bir de evlat hasreti eklenmiş, koca bir yumruk gibi oturmuştu yaşlı çiftin yorgun yüreklerine.
Yaşı yetmişlerde olmalıydı her ikisinin de. Dik durmaya çalışıyorlardı ama bellerini bükmüştü yıllar. Kimsenin işine gücüne karışmazlar, evin küçük bahçesi ile uğraşırlardı zaman buldukça. Bahçeye ektikleri birkaç karık patlıcan, biber, domates, soğan, maydanoz, kendiliğinden yetişen semizotu, ebe gümeci, turp otu, kümesteki üç, beş tavuk hem onlara, hem de konu komşuya yeterdi.
“Kılkış”diye sayıklar, dalıp giderdi bazen. Sekiz yaşında bırakıp gelmek zorunda kaldığı, bir daha hiç göremediği yerlerin özlemini çekerdi.
“Ah bre evlatçıkım, te büle, kocaman evimiz varıdı orada,” diye büyükçe bir evi gösterirdi eliyle. “Hizmetli eline doğdum, hizmetkâr oldum buralarda,” derdi gözleri nemlenirken.
Kolay mıydı kocaman hanayda doğup şu küçücük eve bütün dünyayı sığdırmak? Kolay mıydı bir elin yağda, bir elin baldayken Anadolunun şu küçücük kasabasında hayata dört elle sarılmak? Babasının, dedesinin zenginliğini, evdeki balın, pekmezin, yoğurdun, tereyağının bolluğunu düşünüp, bahçeye ektiği birkaç kök sebze ile geçinmek?
Daha bir yaşına gelmeden kaybetmiş anasını. Balkan Harbi sonrasındaki çalkantılı dönemde, yüzünü ve sıcaklığını hiç hatırlamadığı anacığına çeteciler kıymış karlı bir kış günü. O günden sonra düzenleri bozulmuş. Amcası da çetelerle girdiği çatışmada yitip gidince, evden çıkamaz, tarlaya tapana gidemez, hayvanlara sahip çıkamaz olmuşlar.
Dedesi, “Buralarda yaşamak bize haram oldu,” diye çıkmış yeni vatan yolculuğuna.
Yok pahasına satmışlar satabildikleri mallarını. Yüklemişler alabildikleri üç beş eşyayı bir arabaya, düşmüşler yola.
“Dağ yamacındaki yola gelince, dönüp baktım ekin tarlamıza,” diye devam ederdi elinden hiç düşürmediği sigarasından bir nefes daha alırken.
“Ekinler büyümüş, başaklar rüzgârda ıralanıyordu.”
Bin bir zorlukla, mücadele ile gelebilmişler ana vatana. Yolda ablası hastalanmış, bir kefen bezine sarıp koymuşlar kara toprağa. Çeşme’de çoğunluğu bataklık bir yer, bir at, bir araba, biraz da para vermiş devlet. Birinci Dünya Harbi başlayınca, önce dedesini, sonra babasını askere çağırmışlar. Dedesinden bir daha haber alamamışlar. Babası önce Çanakkale’de İngilizlere, ardından Galiçya denen bir yerde Ruslara karşı savaşmış. Yaralanmış, gazi olmuş. Yine de sağ salim dönmüş ailesinin yanına. Anlatır dururmuş Çanakkale’de, Galiçya’da yaşadıklarını.
Babasını da kaybedince, tanıdıkların yanına, Salihliye gelmişler ninesi ile. Küçük bir ev yapıp hayata tutunmaya başlamışlar. Tütün tarlalarında, üzüm bağlarında, zeytin tarlalarında, inşaatlarda, nerede iş buldularsa çalışmışlar.
“Ben, nenem ölünce anladım öksüzlüğü, yetimliği,” derdi.
Nenesi sahip çıkmış anasını, ablasını, babasını çocuk yaşta yitiren Süleyman Efendiye. O da kavuşunca Hakkın rahmetine, yapayalnız kalıvermiş hayatta. Kolu kanadı kırılmış. Sahipsiz kalmış. Askerlikti, işsizlikti derken, ancak kırk yaşından sonra kısmet olmuş bir yuva kurmak.
“Ah bre evlatçıkım, diye hayıflanırdı, ” Geç kaldım ben hayatta. Evlenmek de, çocuk sahibi olmak da zamanında olmalı.”
Öğretmen kızı uzak köylere tayin olunca, yalnız bırakmak istememişler. Kapatmışlar evi, gitmişler kızlarının peşinden. Manisa’nın, Demirci’nin kuş uçmaz, kervan geçmez köylerinde önce kızına arkadaş olmuşlar, sonra toruna bakmaya başlamışlar. Böylece gelip geçmiş yıllar. Ve öğretmen kızı nereye tayin oldu ise, onlar da oraları memleket bilmişler içlerini yakan “Kılkış” küllerini soğutarak.
Güzel giyinir, eksilmeye yüz tutmuş sarı saçlarını özenle tarar, yakasına kravat, başına şapka takardı her zaman. Bulut rengi gözlerini kısarak bakar, her gün sakal tıraşını olur, bıyığını düzgün burardı. Küçücük tezgâhında köfte yaparken de, kahvede şambali satarken de düzgün görünmek isterdi insanlara. Öyle görmüş, öyle yetişmişti. Salihli’de onu herkes tanır, saygı duyar, sohbetine katılmak isterdi.
Bir daha görmek kısmet olmadı o güzel insanı. En son Burdur’da öğretmen kızının yanında olduğunu duymuştum. Şikâyeti yokmuş hayattan yana. Torunlar biraz ele avuca gelsin, yine döneriz Salihli’ye diyormuş. Bir de ölmeden doğduğu toprakları, Kılkış’ı, Doyran Gölünü görmek istiyormuş dünya gözüyle. Göl kenarında bir kahve içmeyi hayal ediyormuş. Olmamış ne yazık ki. Hayattan nasibi o kadarmış. O güzel insan, Kılkış’lı Süleyman Efendi, bir sabah, aniden rahatsızlanmış. Ertesi gün, daha ne olduğunu anlayamadan vermiş son nefesini. Şimdi Burdur asri mezarlığının bir köşesinde, sonsuz uykusunu uyuyor Mübadil Süleyman Efendi. Hasret kaldığı Kılkış’tan bir avuç toprak getirip babasının mezarına sermeyi öğretmen kızına bir görev olarak bırakmış ölmeden önce. Yolu düşenden, aklına gelenden bir fatiha bekliyor, o yüksek çam ağaçlarının altında huzurla yatarken.


