ATA TOPRAKLARINI ZİYARET
Usta yazar Nevzat Kutlu, ata topraklarına yaptığı geziyi kaleme aldı.

Yıllardır yapmak istediğimiz, iş güç, yaşam telaşı nedeniyle bir türlü fırsat bulamadığımız “Ata Toprakları” ziyaretimizi sonunda gerçekleştirdik. Gezdiğimiz, gördüğümüz yerlerde, atalarımızın izlerini aradık. Bir iz, bir emare buldukça sevindik, bulamayınca üzüldük. Kabaran duygularımızı kendimize saklayıp gözyaşlarımızı içimize akıttık.

Önceden tanıdığım, İstanbul Kitap Fuarında birkaç kez görüştüğüm, ara sıra telefonlaştığım Büyük Mübadele Derneği Başkanı Sabit Semiz kardeşimin gezi ile ilgili mesajını alınca nasıl sevindiğimi anlatamam. Bu sefer, her işi, her telaşı unutup geziye katılmak istiyordum. Konuyu Kılkış’lı bir mübadil kızı olan eşime açtım. O da sevinçle karşılayınca, 3-7 Mayıs 2023 tarihleri arasında yapılacak geziye katılmaya karar verdik.

Gezi İstanbul’dan başlayacaktı. Eşim, İstanbul’da yaşayan, uzun zamandır görüşemediği bir arkadaşında kalmak, hasret gidermek istedi. Bu nedenle bir gün önce İstanbul’a gittik. Eşi, benim gibi asker kökenli olan emekli öğretmen arkadaşında kaldık. Eski anıları yad ettik, memleket meselelerini ve 14 Mayıs 2023 günü yapılacak genel seçimleri konuştuk.

Gezi 03 Mayıs 2023 günü saat 22.30 da başladığı için, İstanbul - İpsala arasında ve gümrük işlemlerinden sonra geçtiğimiz Batı Trakya’da köy, kasaba ve şehirlerin ışık demetlerinden başka bir şey göremedik. Yine de hududu geçer geçemez içimizi ata topraklarında olmanın heyecanı sardı. Bir şeyler görme umudu ile yola ve etrafımıza bakınmaktan uyuyamadık.

Sabahın ilk ışıkları ortalığı aydınlatırken, Kavala’yı uzaktan görüp yola devam ettik. Drama’ya geldiğimizde hava aydınlanmış, Rumeli coğrafyasının güzelliği ortaya çıkmıştı. Yemyeşil ormanlar, her karış toprağı ekili tarlalar, uzaktan gördüğümüz köyler, kasabalar, mübadil büyüklerimizin buraları neden hasretle andıklarını anlamamıza yetiyordu.

Drama’ya “Debreli Hasan” türküsü ile girdik. 20. Yüzyılın başlarında Debre Köyünde doğan, yirmi iki yıl Drama, Serez, Sarışaban bölgelerinde eşkıyalık yapan halk kahramanı Debreli Hasan’ı anmak ruhumuzu okşadı, gözlerimizi yeniden yaşarttı.

1371 yılında fethedilen, 1912 Balkan Savaşı sonunda elimizden çıkan Drama’yı dolaşmaya başladığımızda, kendi memleketimizde bir şehrin sokaklarını gezer gibi hissettik. Sokaklar dar, insanlar sakin, trafik yavaş, şoförler nazik, her yerde Safranbolu Evlerine benzer evler vardı. Sabahın erken saatinde işine yetişmeye çalışan insanların şaşkın bakışları arasında o dar sokaklardan geçtik. Restore edilen ve sanat galerisi olarak kullanılan Şadırvan Camiine gittik. Rehberimiz caminin tarihini anlatırken, bizler tarihi yapının güzelliğini seyre daldık.

Daha sonra restore çalışmaları devam eden Kurşunlu camiini gördük. Karpuz Kaldıran (Aya Varvara) su parkını, parkın üst tarafında Türklerden kalan güzel evleri, tütün depolarını gezdik. Biraz yorulsak da bu geziden keyif aldık. O keyifle Serez istikametinde yola koyulduk.

Serez 1383 yılında Gazi Evrenos Paşa tarafından fethedilmiş, Balkan Harbi sonunda Bulgar işgaline uğramış, İkinci Balkan Savaşı sonunda Yunanistan’da kalmıştır. Rodop Dağlarının güney eteklerinde, yemyeşil, tertemiz, sakin ve çok güzel bir şehir. Önce sanat galerisi olarak kullanılan Selçuk Sultan Camini gezdik. Osmanlı mimari tarzı ile yapılmış eski vilayet binasını gördük. Çandarlı İbrahim Paşa bedestenini, Alaca İmareti ve artık kalıntıları kalan birkaç eski Türk eserini gördükten sonra Çelebi Mehmet’e karşı ayaklandığı için Serez çarşısında bir çınar ağacına asılarak idam edilen Simavnalı Şeyh Bedrettin Simavi’yi andık. Sonra birer kahve içmek üzere mola verdik.

Serez’den yola çıkıp eşimin rahmetli babasının doğduğu, hikâyesini yüzlerce kez dinlediği Kılkış (Avrethisar) istikametinde yola koyulduk. Eşim gördüğü her tarlaya, her ağaç kümesine, her ev yıkıntısına bakıp duygulanıyor, dedesinin, babaannesinin, babasının, halasının yaşadığı toprakların havasını doyasıya içine çekiyordu.

Kılkış’a öğlen vakti geldik ve yemek için mola verdik. O saatte açık lokanta bulmak sorun olsa da kenarda köşede kalmış ancak temizlikten ve lezzetten taviz vermemiş küçük bir lokantada karnımızı doyurduk. Ardından serbest olarak şehri gezmeye başladık. Eşim gördüğü her eski binanın fotoğrafını çekiyor, ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu. Her ağaca, her eski yapıya dokunuyor, bastığı her taşa dikkatle bakıyor, duygulanıyordu. Yaşlıca bir ağacın dibinden bir avuç toprak aldık. Mendile güzelce sardık, bir torbaya koyduk. Eşim, yıllardır içinde biriktirdiği gözyaşlarını saldı artık. Kim bilir kaç kez söz vermişti rahmetli babasına, “doğduğun yerlerden bir avuç toprak getirip mezarına serpeceğim baba” diye. Sözünü tutabilmiş olmanın mutluluk gözyaşını akıtıyordu şimdi.

Sergi salonu olarak kullanılan eski hükümet konağı ile kiliseye dönüştürülen Beyazıt Baba Türbesi dışında, Osmanlı döneminden pek bir şey kalmamış Kılkış’ta. Bu yüzden sokaklarda biraz dolaşıp alışveriş yaptıktan sonra otobüsün yanına döndük. Gelirken heyecandan fark etmediğimiz o dar, bol kavisli dağ yollarını yoğun bir yağmur altında geçtik. Neyse ki kaptanımız sakin ve yolları iyi biliyordu da, herhangi bir kaza, bela gelmedi başımıza.

Vakit akşamı bulurken, geceyi geçirmek üzere, Kesriye (Kostoria) kasabasına gittik. Aynı isimle anılan bir göl kenarında, göle uzanan bir yarımada üzerinde kurulan Kesriye, Osmanlı döneminde zengin ailelerin yazlık evlerinin bulunduğu bir kasaba idi.  Gölde kunduz yetiştirilir, kürk işletmeciliği ve ticareti yapılırdı. Rehberimiz, gölde artık kunduz kalmadığını, başka yerlerden ham kürk getirilip işlemeye devam edildiğini ifade etti. Odalarımıza yerleştik ve dinlenmek üzere hemen yattık.

Sabahleyin güzel bir kahvaltının ardından Kesriye turu yapmak üzere otelden ayrıldık. Dar ve yokuş sokaklarda dolaşmak oldukça yorucu idi. Bir yol kenarında, yolun on metre kadar aşağısında kalan Ahmet Paşa Medresesinin halini görünce üzüldük. Duvarları, kapısı sağlam. Her yeri ot bürümüş, damı çökmek üzere.  On yıl kadar önce restorasyon çalışması başlatılmış ancak bitirilememiş. Birkaç yıl daha restore edilmez ise, muhtemelen çatısı çökecek. Medrese önünde fotoğraf çektirip eski Osmanlı konakları arasından geçerek Fatih Sultan Mehmet Camiine doğru yürüdük. Minaresi şerefenin üstünden yıkılan, duvar tuğlaları yer yer düşen caminin restorasyonu için 2,5 milyon Euro ayrıldığı ifade edildi. Çalışmalar başlamış ancak henüz önemli bir gelişme sağlanmamıştı.

Gezimize devamla göl kenarına kadar yürüdük. Yol üzerinde eski konakları, kiliseye çevrilen camileri gördük. Göl kenarında dinlendik ve otobüse binerek Nasliç istikametinde yola çıktık.

Osmanlı döneminde Nasliç, Bektaşiliğin yaygın olduğu bir kasaba imiş. O zamanlardan kalma Bektaşi tekkeleri varmış. Ancak hemen hemen hiç biri günümüze ulaşamamış. Şehir meydanına yakın bir yerde yer alan saat kulesinin üzerine çan kulesi inşa edilmiş, ancak çan konmamış. Ayrıca eski bir cami restore edilerek devlet dairesi haline getirilmiş. Kasabayı gezmek üzere serbest zaman verildi. Eşimle birlikte dolaştık.

Nasliç köylerinden mübadil olan ailelerden birkaçının torunları aramızda idi. Onların isteği ile köylere gittik, yıkılan evleri, dağılan bahçeleri gördük. Mübadil torunları duygulandılar, gözyaşı dökenler oldu. Bol bol fotoğraf çektiler.

Nasliç gezisinin ardından Kozani kasabasına yol aldık. Kozani köylerinden olanlar, birer özel araç ile köylerine giderlerken, bizler kasaba meydanında bir kafede dinlendik, kasabayı gezdik, alışveriş yaptık. Ardından halen sapasağlam duran ancak kullanılmayan kemerli köprüye gittik, topluca fotoğraf çektirdik. Rehberimiz köprünün tarihini anlatırken bizler yemyeşil ovanın güzelliğini, meyve bahçelerini seyrettik.

Bugün, Hıdrellez idi. Akşam olunca, geziyi organize edenlerin planladığı, yol kenarındaki bir lokantada toplu yemek yedik. Yemeğe o mahallin belediye başkanı da katıldı. Müzik eşliğinde eğlendik. Sirtaki oynayanlar oldu. Bizim oyunlardan oynayanlar oldu. Gece yarısı bahçede ateş yakıldı. Müzik devam ederken, ateşin üzerinden atlayıp dilek diledik. Dilek yazılı kâğıtlar bahçedeki bir ağacın dalına asıldı. Geç vakit Kesriye’deki otelimize döndük. Bir gece daha orada konakladık. Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Kalambaka kasabasına, Meteora bölgesine gittik. Yol üzerinde Tırhala, Larissa şehirlerinin içinden, Kayalar’ın yakınından geçtik ancak oralarda durmadık.

Meteora bölgesi yerden yaklaşık iki, üç yüz metre yükseklikteki kayalar üzerine inşa edilen manastırlardan oluşmaktaydı. Pazar günü olduğu için olsa gerek, oldukça kalabalıktı. İnsanlar, onlarca otobüs ve yüzlerce özel araç ile buraları görmeye gelmişler, daracık yolları doldurmuşlardı. Araçlar zor manevra yapıyor, yol kenarında duran bir aracı geçmek için bir hayli beklememiz gerekiyordu.

Kaptan, bizi heyecanlandırmadan, sakin bir şekilde en üstteki manastıra kadar çıktı. Manastırlardan sadece biri ziyarete açık olduğundan, yüzlerce insan arasından geçip manastıra girebilmek bir sorun oldu. Yine de girdik, gezdik, hayran kaldık. İçeride fotoğraf çekmek yasaktı. Dışarıdan fotoğraf çektik. Rengi siyaha dönmüş volkanik kayaların nasıl düzeltildiği, üzerine nasıl inşaat yapıldığı, su ve yiyecek teminini nasıl yaptıkları hayrete değer bir konu. İnsan, yiyecek, su, inşaat malzemesi gibi bütün ağırlıkların yüzlerce yıl bir çıkrık vasıtasıyla yukarıya çıkarıldığını düşünürsek, buradaki yaşamın zorluğunu tahayyül etmek mümkün olabilir.

Meteora’daki bir saatlik gezinin ardından, görmeyi özlemle beklediğimiz Selanik istikametinde yola çıktık.

Selanik, Osmanlı’nın İstanbul’dan sonra ikinci büyük kenti. Ege denizinde, kendi adıyla anılan körfez kenarında kurulmuş; 1387 yılında Sultan Birinci Murat zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1402 yılındaki Ankara Savaşı sırasında, yüz bin akçe karşılığı Venediklilere bırakılmıştır. 1440 yılında İkinci Murat tarafından yeniden fethedilen ve 518 yıl Osmanlı yönetiminde kalan Selanik, genel görünüşü, sahili, kordon boyu, tarihi yerleri, halkın davranışları ile İzmir’in karşı sahildeki ikizi gibidir. Osmanlı zamanında Türk, Rum, Bulgar ve Yahudi nüfusun yoğunlukla yaşadığı şehirden Balkan Harbi ve 1924 Mübadelesi ile Türk ve Müslüman nüfus boşalmıştır. Yahudiler ise İkinci Dünya Harbinde Polonya’daki toplama kamplarına gönderilmişlerdir.

Şehirde Hortacı Camii, Ayasofya, Kasımiye Camii, Beyaz Kule, Hamzabey Camii, Yeni Camii, Bedesten, Yedikule zindanları gibi Osmanlı dönemi eserlerden ayakta kalan birkaç cami kiliseye çevrilmiş, Hortacı Camii hariç, diğer eserler yıkılmaya bırakılmış gibidir. İkinci meşrutiyet sonrasında İstanbul’da çıkan 31 Mart olayları sonunda tahttan indirilen İkinci Abdülhamit’in iki buçuk yıl sürgün hayatı yaşadığı Alatini Köşkü halen kullanılır durumdadır.

Selanik’e kadar gitmişken, Atatürk’ün doğup büyüdüğü evi görmeden olmazdı elbet. Sabahın ilk ışıkları ile kısa bir şehir turu yaparken, otobüsten Atatürk’ün okuduğu Şemsi Efendi okulunu, Hortacı camiini görüp Ayasofya Kilisesine gittik. Erken saatte Pazar ayinine gelenlerin doldurduğu kilise son derece muhteşemdi. Dua edenleri rahatsız etmeden şöyle bir baktık, avluya çıktık. Avluda Osmanlı zamanından kalan cami kalıntılarını inceledik. İçimiz burkulurken, yaya olarak Atatürk’ün doğduğu eve doğru yürüdük.

Atatürk’ün doğduğu ev güzelce restore edilmiş, sağlamlaştırılmış, çevre güvenliği sağlanmıştı. Eşyalardan çok azı camekân muhafazalar içinde koruma altına alınmış; Zübeyde Hanım’ın güler yüzlü heykeli ile Atatürk’ün biri gençlik yıllarına ait iki heykeli ayrı odalarda ziyaretçileri bekliyorlardı. Müze haline getirilen evde, Atatürk ve ailesine ait fotoğraflar camekânlı muhafazalar içinde sergilenmişti. Bahçe eskiden olduğu gibi korunmuş; Ali Rıza Efendi’nin bahçeye diktiği nar ağacı, baharı karşılamak üzere yaprakla donanmıştı.

Bundan sonraki gezimiz otobüsle devam etti. Beyaz Kule ve kordonda birkaç dakika oyalanıp fotoğraf çektikten sonra kaleye çıktık. Kaleden şehri ve limanı kuş bakışı izledik. Kale içinde kiliseye çevrilen camimizi görünce yüreklerimiz bir kez daha burkuldu. Ardından şehirde kısa bir tur atıp Ege Denizindeki en önemli ticaret limanlardan biri olan Kavala istikametinde yola çıktık.

Kavala, Sultan Birinci Murat zamanında, 1387 yılında Lala Şahin Paşa tarafından Osmanlı devletine katılmış, Balkan Harbi sonunda elimizden çıkmıştır. 18. Yüzyılda bölgenin en büyük limanlarından biri haline gelmiş, Drama’da üretilen tütün bu limandan ihraç edilmiştir. Adalara ulaşım için de kullanılan liman, Mübadillerin Türkiye’ye sevkinde önemli bir rol oynamıştır.

Mısır’a vali olup, özerk bir yönetim kuran, ordusunu geliştiren, 1829 Mora isyanında ordusu ile Osmanlı devletine yardıma gelen Mehmet Ali Paşa, Kavala doğumludur. Şehrin pek çok yerinde Mehmet Ali Paşa ve ailesinin izlerini görmek mümkündür.

Şehirde, Bizans döneminden kalan bir kale, Pargalı İbrahim Paşa tarafından yaptırılan su kemeri, Mehmet Ali Paşa’nın evi ve heykeli, arkeoloji müzesi, Filippi antik kenti gibi görülmeye değer yerler vardır. Ayrıca, Mehmet Ali Paşa’nın kurduğu vakfa ait Mühendishane, Medrese-i Hayriye ve Kütüphane de bulunmaktadır ki, Taşoz adasının geliri bu vakıf vasıtasıyla Mısır’a gitmektedir.

Şehrin limanını gezdikten sonra ağaçlıklar altında yer alan kafelerden birine oturup bir kahve içmek istedik. Zaman yetmedi. Otobüsümüzün gelmesi ile ayaklandık ve Dedeağaç’ta mola vermek üzere yola çıktık.

Batı Trakya’nın en önemli limanı olan Dedeağaç’ta yarım saatlik mola verdik. Kıyıya yakın, kafelerle dolu yolu takip ederek limana kadar geldik. Yol üzerindeki saat kulesini, şehrin küçük bir meydanında yapılan bir siyasi parti mitingini gördük. Limanda toplanıp yeniden otobüsümüze bindik. Dönüş yoluna çıktık. Gece saat 22.00 cıvarında İpsala Hudut kapısından giriş yaparak İstanbul’a doğru yola devam ettik.

Beş gün süren bu geziden çıkardığım sonuçlar:

  1. Büyük Mübadele Derneği nereye, nasıl gidileceğini, nerede kalınacağını iyi biliyor. Güzel, konforlu bir gezi yaptık.
  2. Yunan halkı bize eski bir düşmana değil, eski bir dosta bakar gibi bakıyor. Bildikleri üç beş kelime Türkçe ile konuşmak için çaba sarf ediyorlar.
  3. Eski eserlerimizin çoğu yok edilse de, bugüne ulaşabilenleri korumak için çare düşünüyorlar.
  4. Sokakları, dereleri, gölleri, denizi, limanları tertemiz. İnsanlar çevreye saygılı.
  5. Halk eğlenmeyi seviyor. Eğlence yerlerinde ve sokaklarda taşkınlık yapan olmadığı gibi; şık giysileri içinde özgürce eğlenen kadınları, kızları rahatsız eden hiç kimseye rastlamadık.
  6. Trafik kurallarına, trafik ışıklarına uyuyorlar, yayalara saygı gösteriyorlar.
  7. Halk çalışkan, sokaklarda başıboş gezen hiç kimseyi görmedik.

 

 

NEVZAT KUTLU