İBRAHİM BALTALI YAZDI: 12 EYLÜL 1980 ÖNCESİ VE SONRASI ANILARIM
Bugün 12 Eylül 2023. Türkiye’de Kenan Evren ve arkadaşlarının yaptığı darbenin 43. Yıldönümü. O gün Türk insanı için korkunç bir gündü. Demokrasi büyük bir darbe yedi; siyasiler ve gazeteciler tutuklandı, yaklaşık 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi yargılandı ve 7 bin kişi idam cezası ile yargılandı. 517 kişi idama mahkum edildi ve ne yazık ki 50 kişi idam edildi. Hatıralardan silinmeyen ise bir çocuğun yaşının büyütülerek idam edilmesiydi. Bu arada 14 bin kişi de Türk vatandaşlığından çıkarıldı.

Bizler o yıllarda üniversitenin birinci sınıfında idik. 12 Eylül öncesini ve sonrasını tüm insanlar gibi bizler de yaşadık. 12 Eylül darbesini nasıl yaşadığımızı ve o günlere ait bazı hatıralarımı sizlerle paylaşmak istedim.

Yine darbeden önce ki galiba mayıs ayıydı. MHP G. Başkan Yardımcısı Gün Sazak öldürülmüştü. Bu cinayetten sonra Ankara – Beşevlerdeki AİTİA – Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinin ana giriş kapısı önüne bir tank getirildi ve topu da okula doğru çevrildi. Okul yaz tatiline girinceye kadar bu topun gölgesinden geçerek okula devam ettik.

 

1980 öncesinde her tarafta sağ sol çatışmaları vardı. Her gün onlarca genç insanın hayatını kaybettiğini gazeteler yazıyordu. Ülke varlık içinde yokluğu yaşıyordu. Her tarafta  alışveriş için kuyruklar oluşuyordu. Bir teneke zeytin yağı alana, bir kutu da reçel alma gibi bir mecburiyet vardı.

İstenbul’da İETT otobüsleri o yıllarda ulaşımı sağlıyordu. Her yerde olduğu gibi otobüsler de tıka basa doluydu. Çok iyi hatırlıyorum, İstanbul Fındıkzade durağında belediye insanları otobüste itmek için bir kişiyi görevlendirmişti ve insanları iterek, “ilerleyin, ilerleyin” diye de bağırıyordu. Bundan sonra da insanlar İETT’nin baş harflerini kullanarak şöyle bir cümle yakıştırmışlardı: İneklik etme taksi tut! Kısacası bir çok yerde böyle garip olaylar sonrasında  ülke yaşanmaz bir hale gelmişti.

Sağ sol olaylarında, sol görüşlü öğrenciler Tandoğan Meydanı’nda toplanıyor, polis kordonu atında okula götürülüyordu. Okuldan erken ayrılan ya dayak yemeyi göze alıyor, ya da hocaların odalarına sığınıyorlardı. O yıllarda  Akademinin başkanı Prof. Onur Kumbaracıbaşı idi ki bir ara bakanlık da yapmıştı.

Akademide Prof. Dr. Kemal Dal adında bir hocamız vardı. Darbe sonrasında Adana’dan Danış Meclisine atanmıştı. O zamanlar Mecliste cumhurbaşkanı seçilemiyordu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in bu konuda hafızalarda kalan meşhur bir sözü vardı: “Halka gidilmelidir.” Hocamız da bu sözü kafasına çok takmış ki öğrencilere Anayasa dersinden sorduğu iki sorudan biri şöyle oluyordu: “Sizce Mecliste cumhurbaşkanı seçilemezse, ne yapılmalıdır?”

Dördüncü sınıfta olan bazı arkadaşlar hocanın böyle bir soruyu her zaman sorduğunu söylediler ve bizi bir nevi uyardılar. Nitekim söyledikleri doğrulandı. Hoca beşer puanlık iki soru sordu. Sorulardan bir tanesi de “Sizce Mecliste cumhurbaşkanı seçilemezse, ne yapılmalıdır?” oldu. Hocanın başka bir takıntısı da bu soruya “Halka gidilmelidir” cevabını istemesiydi. İki kelimeyle cevap yazanlar sınıfı geçti, yazmayanlar 6,7 ve hatta 8 defa aynı sınavı takrarlamak zorunda kaldılar.

 

Serin bir eylül sabahı idi.  Güneş yeni yüzünü göstermişti. Bizler de okulda devam mecburiyeti olmadığından sınavlara Gençlik Parkı karşısındaki yeni adı “İtfaiye Meydanı”, eski adı “Hergele Meydanı” semtinde bir otel odasında kalarak katılıyorduk. Oda ucuza gelsin diye de dört kişi birlikte kalıyorduk.

Her zamanki gibi sabah kalvaltımızı yapmak üzere otelden dışarı çıktık. Etrafta bir gariplik ve durgunluk vardı. Pazar ve tatil günü olmamasına rağmen dükkanlar açılmamıştı. Her zaman gittiğimiz lokantaya vardığımızda, “kapalıyız” dediler. Biz de nedenini sormadan otele  dönmeye karar verdik. Dönüş yolumuzda iki inzibat askeri ile karşılaştık. “ne oluyor” diye sorduğumuzda, “gelin buraya” deyip bizi  kovalamaya başladılar ve kendimizi otele zor attık. Otele girmezden önce yolun iki başını tankların ve askerlerin tuttuğunu gördük. Otelde çok değişik tipte ve görüşte insanlar kalıyordu. Herkes birbirine darbeyi kimin yaptığını soruyordu. Bu arada televizyonda Kenan Evren belirdi ve yönetime el koyduklarını anlatmaya başladı. Böylece ülkede darbe olduğunun farkına vardık.

 

Yine darbeden sonra sokağa çıkma yasağı da ilân edildi. Yasak  gece saat 11’de başlıyordu. Bir akşam otelde kaldığımız arkadaşlardan biri dönmedi. Emniyeti aradığımızda, “bu akşam misafirimiz” cevabını  verdiler. Belli ki sol grubun içinde yer aldığından tutuklanmıştı.

Arkadaşımız sonraki sabah otele döndüğünde kafası tamamen kazınmıştı. Neler olduğunu sorduğumuzda, tutukluları sıraya dizdiklerini ve doldurmaları için bir form verdiklerini anlattı. Formda ise “sadece T.C. vatandaşları doldurabilir” notu düşülmüştü. Arkadaşımız bir adım öne çıkıp, “memurbey” diyecek olmuş ve anında tokadı yemiş. En sonunda “ne var, ne istiyorsun” deyince, arkadaşımız, “bu formu T.C. vatandaşları doldurabilir yazıyor” deyince polis formu almış, “sen ne vatandaşısın ulan” demiş. Arkadaşımız Yunan vatandaşı deyince polis T.C. harflerinin üzerini karalamış ve  Y.C. -Yunanistan Cumhuriyeti – harflerini yazmış ve yine bir tokat indirerek, “doldur ulan şimdi” demiş. Bu arkadaşın yaşadıklarını hiç bir zaman unutamadım. Kendisiyle her görüşmemde bu olayı anlatır ve o korkunç günleri hatırlarız.

Sonuç olarak bizler bu kara ve korkunç günleri yaşadık. Temennimiz şimdiki neslin bir daha asla ve asla bu günleri yaşamamasıdır.