Doğuştan gelen bir farklılıkla, genetik bir talihsizlikle başlayan bu hayat, onları hep seyirci yapar. Onlar hep kenarda bekler, hep uzaktan izler. Oyunlar oynanır, insanlar koşar, onlar sadece seyreder, yıllar geçer… Ve onlar bir kaldırım taşına oturmuş gibi hep aynı yerde kalırlar. Çünkü bedenleri onları sınırlar. Ama zihinleri, kalpleri, duyguları... hepsi oradadır, bizimle aynı hızda çalışır. Hatta bazen bizden bile daha derin düşünür, daha çok hissederler.
İçlerinde kopan fırtınaları kimse bilmez. Anlatamadıkları için, seslerini kimse duymaz. Belki de en büyük yalnızlık budur: Her şeyi bilip hiçbir şeye dahil olamamak. Ne acı bir yazgıdır, yaşamak isteyip sadece izlemek zorunda kalmak…
İşte bu yazı, böyle bir hayatı sessizce yaşamış, hayata içerlemiş ama kimseye dargın olmamış bir kalbin hikâyesine kapı aralıyor. Sadece bir hatıra değil; görünmeyen hayatlara bir bakış, duyulmayan seslere bir kulak verme çabası… Çünkü onların da hikâyesi var. Hem de en derininden.
Benim de doğduğum, 1950 yılında Bafra’nın Gazipaşa mahallesinde bugünkü Papaz’ın evi diye bilinen taş binanın ikinci katında tavanları yüksek geniş bir odada dünyaya geldi Gönül. Annesi Saime Abla ve babası Ahmet (Hepşen) Bey, ilk çocuklarının doğumuyla tarifsiz bir sevinç yaşadılar. Yeni bebek Gönül, adının anlamını taşıyan bir güzellikteydi. Sevecen bir bebekti, saçları altın rengindeydi, yüzü parlaktı, ela gözleri ışıl ışıldı. Her anne-baba gibi onlar da onun geleceğini umutla düşlediler. Ne bilsinler ki zaman, bambaşka bir hikâye yazacaktı...
Haftalar aylar geçtikçe bazı farklılıklar fark edildi. Gönül’ün gelişimi diğer bebekler gibi ilerlemiyordu. Fiziksel olarak büyümüyor, hareketleri diğer çocuklara göre yavaş kalıyordu. Kafası normal şekilde büyüse de yüz hatlarında ve özellikle burnunda belirgin bir farklılık vardı. Sesi kalındı, konuşması zordu ve anlaşılması güçtü ama... O her şeyi anlıyordu. Kalbiyle duyan, gözleriyle konuşan küçük bir kızdı Gönül.
Aile, endişeyle doktorlara başvurdu. Ama o yıllarda tıp, bugün olduğu kadar gelişmiş değildi. Nadir görülen bu duruma tam bir teşhis konamadı. Muhtemelen doğumsal, genetik veya metabolik bir bozukluktu denildi. Belki de günümüzde tanısı koyulabilecek mukopolisakkaridoz türlerinden biriydi, kim bilir… O zamanlar sadece “anlayabiliyor ama gelişmiyor” diyerek geçiştirildi. Lakin günümüzde bu hastalığın kromozom bozukluğundan vuku bulduğu biliniyor ve hastalık Mongolizm (Down Sendromu) olarak adlandırılıyor.
Yıllar geçti. Gönül’ün üç erkek kardeşi oldu, Güral, Tuncer ve Turgay, sağlıklı bir şekilde büyüdüler. O ise hep aynı kaldı: kısa boylu, yavaş hareket eden, zor konuşan ama hep anlayan... Gönül’ün dünyası, yaşadığı sokaktı. Ara bir sokaktı orası, ama aynı zamanda güvenli bir limandı onun için. Annesi onu hep tertemiz, güzel renkli kıyafetlerle giydirir; karşıdaki sağır Dursun’un evinin beton kaldırımına oturtur, o da oradan kardeşlerini ve mahalle çocuklarının oyunlarını sessizce izlerdi. O gözler... Kim bilir neler anlatırdı?
Çocukluk yıllarımda mahallemizin o tanıdık sokağına her uğrayışımda, ilk bakışım hep aynı yere giderdi: Gönül’ün oturduğu evinin önündeki veya karsısındaki o küçük kaldırım parçası. Her seferinde içimde bir heyecan, kalbimde tarifsiz bir istekle Gönül’ü arardım. Gönül’ü gördüğümde, içimde bir şey tamamlanırdı sanki. Hemen yanına gider, yanına oturur, onunla konuşmaya başlardım. O konuşmalar ki, kelimelerin çok ötesindeydi...
Gönül’ün kelimeleri zordu. Boğuk, anlaşılması güç, zamana yayılmış kelimelerdi. Ama ben onun sesine kulak vermeyi, o sesi duymayı değil, dinlemeyi bilirdim. Gönül’ü anlayabilen çok az kişi vardı. Belki de en iyi anlayan bendim. Ama mesele anlamak değil, hissetmekti. Ve ben onunla konuşurken onu hiçbir zaman bir eksik, bir “öteki” gibi görmedim. O benim için yaşıtım, arkadaşımdı. Mahalledeki diğer çocuklardan farkı yoktu. Onun hayatı farklıydı belki ama kalbi, sevgisi, dostluğu bizimkinden hiç eksik değildi.
Gönül konuşurken ben asla acele etmezdim. Onun kelimelerini tamamlamasını sabırla beklerdim. Çünkü onunla geçirilen zaman, benim için kıymetliydi. Onunla konuşmak sadece sohbet değildi; onun varlığını, duyulmak isteğini kabul etmekti. O konuşurken gözlerine bakar, yüzündeki ifadeleri dikkatle izlerdim. O da bunu fark ederdi. Benim onu sadece duymadığımı, aynı zamanda dinlediğimi, hissettiğimi bilirdi. Bu yüzden beni gördüğünde yüzü aydınlanır, gözleri bir çocuk neşesiyle parlar, bana sevgi dolu bir tebessümle bakardı. O bakışta öyle bir minnettarlık, öyle bir bağlılık vardı ki, kelimelere sığmaz.
Ben Gönül’le sadece vakit geçirmek için değil, ona yalnız olmadığını hissettirmek için konuşurdum. Çünkü bilirdim… Gönül yalnızdı. Herkesin kalabalığında onun yalnızlığı daha da büyüyordu. İçinde sakladığı duygular, söyleyemedikleri, anlayamayan bakışlar arasında sıkışmış bir sessizlikle yaşıyordu. O yalnızlığa elimle, gönlümle dokunmak isterdim. Bir an bile olsa neşesini arttırmak, kalbine hafiflik getirmek bana büyük bir huzur verirdi.
Gönül’le kurduğumuz bağ, zamanla olgunlaşan ama hiç büyüklere benzemeyen, çocuk kalbimizin temizliğinde kalan bir dostluktu. Belki çok uzun cümleler kurmadık, belki büyük anılar biriktirmedik… Ama aramızda kelimelere ihtiyaç duymayan bir anlaşma, sessizliğin içinden doğan bir sevgi vardı. O dostluk, bana dostluğun ne olduğunu, insanı insan yapanın ne olduğunu öğretti.
Şimdi, yıllar sonra bile Gönül’ü düşündüğümde içimde aynı sıcaklık, aynı kırılgan hüzün uyanır. Onunla geçirdiğim o sade anlar, bana insan kalabilmenin, yargılamadan sevebilmenin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatır. Çünkü bazı dostluklar gerçekten konuşmadan büyür; biz Gönül’le öyle büyüttük dostluğumuzu… Sessizce ama yürekten.
Yıllar bir su gibi akıp geçti. Çocukluk günlerimi, mahallemizi, tanıdık yüzleri ardımda bırakıp önce askerlik, üniversite, sonra evlilik, iş hayatı derken, bambaşka bir kıtada, Amerika’da kurmuştum yaşamımı. Yeni bir hayatın peşinden koşarken, geçmişin tozlu sayfaları zamanla aralanmaz sanmıştım. Ama bazı yüzler, bazı anılar vardır ki, ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş, yüreğinde hep bir yer tutar, sessizce orada kalır. Bafra’daki doğup büyüdüğüm mahallem ve orada bıraktıklarım, Gönül de öyleydi…
Onu görmeyeli neredeyse otuz yıl olmuştu. 2000’lerin başlarında Türkiye’ye geldiğimde Bafra’yı da ziyaret ettiğimde, içimde tarif edemediğim bir hisle eski mahalleme yürüdüm. Her sokak köşesi, her kaldırım taşında bir anı saklıydı. Ve ben, o anıların peşinden, çocukluğumun izlerini sürüyordum. Derken, birden içimde bir kıpırtı oldu. Gönül… acaba hâlâ orada mıydı, dahada ilerisi hayatta ise, aklı, fikri, hatırlaması yerinmediydi? Beni hatırlıyabilecekmiydi?
Oturdukları ev değişmişti, karşı tarafta, Kızılırmak İlkokulu’na giden sokakta, Saraç Mehmet (Usta) abinin yeni yaptırdığı apartmanın birinci katında oturduklarını öğrendim. O katın önüne geldiğimde kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Pencerede annesi Saime abla ve evet, Gönül… Bir an, zaman durmuş gibiydi. Pencereye yaklaştım, tül perde açıldı. Saime abla ise, aval aval, bu da kim dercesine, bana bakıyordu. Belliki tanıyamamıştı. Ve onu gördüm. Yaş almış saçları beyazlaşmıştı ama gözler ayni gözler, bana bakıyordu, yüzündeki ifade hâlâ aynıydı. Çocukluğumdan tanıdığım o duru bakış, o mahcup tebessüm... Bir adım attım, göz göze geldik. Titrek bir sesle sordum:
“Beni tanıdın mı, Gönül?”
Birkaç saniyelik sessizlik oldu. Sonra gözlerini gözlerime dikti. O an kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Derin bir iç çekti ve yıllar öncesinden gelen, hüzünle karışık bir tanıma sesiyle, sadece bir kelime söyledi:
“Emin…”
O anda dünyam durdu. Gözlerim doldu taştı. Onca yıl, onca mesafe, onca hayat gürültüsü bir anda silindi gitti. Sanki o anda yeniden çocuk olduk. O kaldırımda birlikte oturduk. Sessiz bir sevgiyle birbirimize baktık. Ve o bir kelimeyle, “Emin”, yılların dostluğunu, hatırasını, vefasını yeniden yaşadık.
İnanamadım… annesine rağmen, Gönül’ün beni hatırlayıp ileri yaşıma rağmen tanıması, o tek kelimeyle geçmişten bugüne köprü kurması karşısında boğazım düğümlendi. O an içimde yıllardır bastırdığım ne varsa su yüzüne çıktı. Gözlerimden yaşlar süzüldü, tutamadım, ağlıyordum… Ve o da ağlamaya başladı. Sessizce, derinden, kalbimize çöken o koca özlemi gözyaşlarımızla konuşturduk. Sanki otuz yılın özlemi o anda taşmıştı ne kelimeye ne susmaya yer kalmıştı.
Biz artık ellili yaşlarımızdaydık. Saçlarımıza aklar düşmüş, ömür çizgileri yüzlerimize kazınmıştı. Ama o an ne yaş vardı ne zaman… Sadece iki çocuk gibi, bir mahalle kaldırımında oturmuş gibiydik. Gönül çocuk kalmıştı; ben de o an onunla aynı çocukluğa geri dönmüştüm.
O an bir şeyi çok net anladım: Gerçek dostluk zamanla silinmez. Gerçek sevgi unutulmaz. Hele ki çocuklukta kalbe düşen o saf sevgiyse… O, her şeyin ötesindedir. Kalır. İçimizde bir sızı, bir sıcaklık, bir hatıra olarak yaşamaya devam eder.
Vedalaşırken boğazımda yeniden bir düğümle döndüm Gönül’e. Sözlerim, kalbimin derininden geldi:
“Gitmek var, dönmemek var… Dönmek var, bulamamak var… Hakkını helal et Gönül,”
Başını hafifçe eğdi, gözleri yine o derin, hüzünlü ama sevgiyle dolu bakışlarla gözlerime değdi. Sanki o da her kelimemin anlamını biliyordu. Sanki yılların dostluğu orada, o birkaç saniyelik bakışta mühürlenmişti. Sessizce, başı ve gözleri ile onaylayarak cevap verdi:
“Helal olsun… Emin…”
Bu, onu son görüşüm oldu.
Birkaç yıl sonra 2005 yılında Gönül’ün 55 yaşında vefat ettiğini duydum. O an, içimde sessizce bir şey koptu. Ne bağırabildim ne birine anlatabildim. Sanki bir yerim eksildi ama neresi olduğunu tam bilemedim. Yalnızca kalbimde ağır, yerleşik bir sızı kaldı. Çünkü Gönül, sadece çocukluk sokağımda rastladığım bir mahalle arkadaşı değildi. O, çocuk kalbimle kurduğum en saf, en içten dostluktu. Ne menfaate dayanıyordu ne beklentiye… Sessizdi ama içten, farklıydı ama bizdendi. O bir bakışıyla, bir tebessümüyle, bir kelimesiyle anlatırdı her şeyi. Gönül, kendi bedenine hapsolmuş ama ruhuyla özgür kalmış bir insandı. Konuşurken zorlanan, yürürken yavaşlayan o bedende ne kadar temiz ne kadar duyarlı bir ruh taşıdığını bilenlerden biriydim. Ve onu öyle sevmiştim.
Gönül, çocuk yaşlardan beri taşıdığı o kısıtlı bedenin içinde, her şeyi gören, anlayan ve hisseden derin bir ruhla yaşıyordu. Down sendromunun farkındaydı… Sadece başkalarının ona baktığında gördüğü yüz değildi o; kendi kısıtlarını bilen, hayatı çözümlemiş ama bunu kimseyle kolay kolay paylaşamayan biriydi. Onunla konuşan herkes, sözcüklerinin az ama anlamının çok olduğunu fark ederdi. Çünkü Gönül’ün dili, gözleriydi… Susarak anlatırdı. Kalbinde tuttuğu duygular, kimsenin görmediği bir ağırlıkla yıllar boyunca büyüdü.
Hayatının büyük kısmını annesiyle geçirdi. Saime abla… Yılların yükünü omuzlarında taşıyan, kızını bir ömür bırakmayan bir anne… İkisi birlikte yaşlandılar, birlikte güldüler, birlikte hıçkıra hıçkıra ağladılar. Anne-kız değil de ruh arkadaşı gibiydiler adeta. Zamanla Saime abla da yorulmaya, güçten düşmeye başladı. Elleri titrer, adımları yavaşlar oldu. Gönül ise her geçen gün biraz daha içine kapandı. Çünkü en büyük korkusu, en büyük acısı yaklaşıyordu: Annesi olmadan bir hayatı düşünemiyordu.
Gece yatarken hep aynı düşünce geçerdi aklından: "Ya annem benden önce giderse?.."
Kardeşleri vardı elbette. İki evli kardeşi, biri Bafra’da biri İstanbul’da… Ama kendi iç dünyasında onlara yük olma korkusu, onları istemekle istememek arasında sıkışıp kalıyordu. Bir de en küçük kardeşi Turgay vardı. Evliliği dağılmış, düzeni bozulmuş, hayata karşı ayakta durmakta zorlanan biri… Turgay’ın annesine yaşattığı kırgınlıkları Gönül uzaktan sessizce izler, biriktirir, içine atardı. Herkesin derdi vardı ama onun kimseye anlatamadığı bir derdi vardı: Kendisinden sonra değil, kendisinden önce ölecek bir annesi…
Bu düşünceler, her geçen gün Gönül’ün omuzlarına biraz daha ağır bastı. Neşesizleşti. Sessizleşti. Saçları dahada ağardı. Gözlerindeki umut azaldı. Günden güne daha çok pencereden dışarıyı izlemeye, dalıp gitmeye başladı. Bir sabah, içindeki karanlık artık dayanılmaz olduğunda, kendi kararını kendi verdi. Kimseyi rahatsız etmeden, kimseden yardım istemeden, sessizce veda etmeye hazırlandı.
Gönül, o sabahın puslu alaca karanlığında, hayatının en sessiz ama en ağır sabahına uyandı. Evin içi hâlâ uykunun örtüsü altındaydı. Kalktı, usulca adımlar attı; hiç ses çıkarmadan, saçakta yuvalanmış kırlangıçları bile uyandırmadan. Sessizliğin içindeki o son yolculuğun ilk adımlarını atıyordu. Aynı odada, köşedeki yatakta yatan annesine yaklaştı. Saime Abla derin uykudaydı, yüzü Gönül’e dönüktü. Yaş almış alnına düşmüş birkaç tel beyaz saç, gecenin huzuruyla karışmıştı.
Gönül, eğildi. Küçük bir çocuğun oyuncağına dokunur gibi narin, bir kuşun kanadına el sürer gibi titrek... O saçları, annesini uyandırmadan yana kaydırdı. Ardından elleriyle annesinin alnına, yanaklarına dokundu. O dokunuş bir teşekkürdü, bir özürdü, bir vedaydı belki de... Parmaklarının ucunda sakladığı pamuk gibi şefkat, yılların birikmiş sevgisini taşıyordu.
Sonra saçlarına eğildi, usulca kokladı. Burnuna annesinin o tanıdık kokusu geldi — sabun, emek, yıllar, fedakârlık... Gönül, gözlerini kapayıp içine çekti bu kokuyu, belki son kez. Ardından o saçlara bir öpücük bıraktı. Sessizce. Hıçkırık yoktu, gözyaşı yoktu; sadece derin, derin bir iç çekiş...
O an Gönül’ün içinde neler geçti, hangi kelimeler kalbinde yankılandı, bilmiyoruz. Ama sanki şöyle fısıldadı yüreğinden:
"Anacığım... Eziyetli bir evlat oldum sana. Beni taşıdın, sırtlandın, korudun... Hakkını ödeyemem. Belki yük oldum, belki seni yordum. Ama inan, bunu hiç istemedim. Beni affet... Eğer ben de bir ana olabilseydim, senin bana verdiğin sevgiyi, o sabrı, o şefkati ben de bir çocuğa verebilir miydim, bilmiyorum... Ama sen, bana her şeyin en iyisini verdin. Elinden gelenin fazlasını yaptın. Kalbinle büyüttün beni. Bunun için... her şey için... kalbimle teşekkür ederim. Seni çok seviyorum, hep sevdim…"
O sözleri kalbinde mühürleyip, derin bir bakışla annesini bir süre izledi. Sonra, onu uyandırmadan, odanın kapısını aralık bırakarak oturma odasına yöneldi. Sessiz adımlar, ağır bir vedayı taşıyordu. Ve o sabah, bir kalp artık yeryüzüyle değil, gökyüzüyle konuşmaya başladı...
Sessizliğini aldı, kalbinin derinliğine koydu ve her zamanki gibi pencerenin önündeki sedire geçip bağdaş kurarak oturdu.
Oturduğu pencere sokağa bakıyordu. Belki çocukluğunda izlediği oyunları hatırladı, belki arkadaşlarını, belki vefat eden babasını, belki de annesinin gençliğini… Bilmiyoruz. Ama bir şeyi çok iyi biliyoruz: O artık bu dünyaya ait değildi.
Saime abla kalktığında Gönül yatağında yoktu, tuvalete gittiğini düşündü ama oradada yoktu. Oturma odasından içeri girdiğinde, Gönül’ü her zamanki gibi pencerenin önünde buldu. Ama bu defa onun sessizliği başka bir sessizlikti. “Gönül…” dedi annesi, korkuyla. Ama Gönül artık o çağrıya cevap vermeyecekti. Kafasını çevirmedi. Gözlerini kırpmadı. Gönül, meleklerle birlikte başka bir sabaha uyanmıştı artık.
Gönül, kendi hayatının vaktini kendi seçti. Annesinden önce gitmeyi göze aldı, belki de bu korkuyu daha fazla taşımamak için. Dünyadan sessizce ayrıldı. Kimseye yük olmadan, kimseye veda etmeden…
Gönül, sadece bir engelli değildi. O, insan ruhunun ne kadar derin ne kadar duyarlı ve ne kadar yalnız kalabileceğini bize gösteren nadir bir kalpti. Onun yokluğu, bir çığlık gibi sessiz… Ama içten içe yakıcı.
Şimdi, onu hatırladığımızda sadece bir hastalığı değil, bir karakteri, bir vakarı, bir susuşun ardındaki bin kelimeyi hatırlıyoruz. Gönül gitti… Ama hepimizin kalbinde, pencere kenarında oturur hâlâ. Sokağı seyreder gibi, bizi düşünür, bizi izler. Ve biz onun sessizliğinde kendi sesimizi duyarız bazen. Çünkü bazı insanlar çok şey anlatır, hiç konuşmadan.
Ben onu utanmazlığı olmayan bir hastalıkla değil sevgiyle, hürmetle, içtenlikle anıyorum. Engelli değildi Gönül, aksine birçok şeyin farkında olup da söyleyemediği, yapamadığı için derin bir farkındalıkla yaşayan özel biriydi. Hayata sessizce katlandı ama kimseye dargın olmadı. Belki de gerçek sabrı, gerçek kabullenişi o yaşadı.
Bugün hâlâ bir kaldırıma oturan bir çocuk görsem, aklıma o gelir. Bir göz bakışında Gönül’ün masumiyeti belirir. Ve o an anlarım: Bazı insanlar vardır, ömür boyunca sadece birkaç kelime konuşurlar ama kalbimizde bir ömür boyu konuşmaya devam ederler.
İşte Gönül de onlardandı. Ve ben onu hep sevgiyle, hürmetle, derin bir özlemle anacağım. Çünkü bazı insanlar gitse de içimizde yaşamaya devam eder. Gönül de, sessizliğiyle, masumiyetiyle ve kalbime kazınan dostluğuyla hep orada olacak. Çünkü Gönül, engel tanımadan sevgiyi taşıyabilen, ruhuyla konuşan, sessiz ama çok şey anlatan bir insandı.
Bugün hâlâ gözümde canlanır oturduğu kaldırım, üzerinde giydiği renkli elbiseler, izlediği çocuklar ve gözlerindeki o derin bakış. Onu bir hastalıkla değil, sevgiyle anmak istiyorum. Ruhu şad olsun.
Gönül’ün hikâyesi, yazdıklarımın belki de en sade, kısa ve en sessiz olanı. Çünkü onun hayatı da öyleydi: Gösterişsiz, dingin, neredeyse kıpırtısız bir su gibi… Zaman içinde kendi akışında ilerleyen ama dış dünyayla fazla temas etmeyen, yalnızca görebildiği kadarıyla anlam bulan küçük bir evrenin içinde yaşadı Gönül.
Onun dünyası, sıradan bir odanın penceresinden baktığı sokak kadar sınırlıydı. Beton bir kaldırım, karşı komşunun kapısı, bazen oynayan ve geçen çocuklar, bazen yağmur… İşte o kadar. Hayat ona büyük yollar, uzak şehirler, kalabalıklar, şenlikler sunmadı. Okul sıralarına hiç oturmadı, çantasını sırtına alıp koşmadı. Evcilik oynayacağı arkadaşları olmadı. Ne bir bayram sabahında sokak sokak dolaştı, ne de tütün tarlalarında çalışıp elini zifirli yapraklara uzattı. Onun hiç seyahati olmadı, bavul hazırlayıp heyecanla yola çıktığı bir günü olmadı. Ve tabii ne gelinlik giydi ne de çocuğunun elini tutup ilk adımlarını izledi.
Ama bunların hiçbiri, Gönül’ün içinde sevgi olmayan bir hayat yaşadığı anlamına gelmedi.
Çünkü Gönül sevilmeyi bilen, sevgiyi hisseden bir insandı. Gözleriyle konuşan, sessizliğiyle çok şey anlatan, kalbiyle var olan biriydi. Onun hayatı dışarıdan kısa görünüyordu, evet… Ama içinde yılların birikmiş sessizliğini, bastırılmış arzularını, dillendirilmeyen hayalleri taşıyordu. O kısacık pencereden bakarken neler düşündüğünü sadece kendisi bilirdi. Kim bilir kaç kez o kaldırımdan geçenleri izlerken, “Ben de…” diye başlayan cümleler kurdu içinden. Belki bir çocuğun koşuşunu izledi, “Ben hiç koşmadım,” diye düşündü. Belki bir genç kızın gülüşünü duydu, “Ben hiç böyle gülmedim,” dedi içinden. Çocuğu kucağında bir anne gördüğünde, “Ben…
Ama kimse duymadı.
Gönül'ün hikâyesi, kısa ama yüklü bir hikâye. Çünkü bazı hayatlar uzun değildir ama ağırdır. Kimi hayatlar çok şey yaşar ama az şey hisseder. Gönül ise az şey yaşadı ama çok şey hissetti. O hayatın kıyısında, sessiz bir bekleyişin içinde yaşadı. Ne isyan etti ne şikâyet etti. Sadece vardı. Sadece baktı. Sadece hissetti. Sadece bekledi.
Ve bu yüzden onun hikâyesi uzun sayfalara değil, ağır duygulara yazılır. Bazı insanlar yaşadıklarıyla değil, yaşamak isteyip de yaşayamadıklarıyla derinleşir. Onların hikâyeleri kısa olabilir, ama anlamları ömür boyu kalbimizde iz bırakır.
O yüzden Gönül’ün hikâyesi kısa değil. Sessiz. Derin. Ve unutulmaz.
Emin Erman, 12 Nisan 2025.


